Bu meczup satırları tüm olağanlığına bırakmalı belki. Tüm sıradan başlangıçlar gibi olmalı.  İyi girişler değil bizim aradığımız, akılcı ve yürek kabartan sonlar. Ah! Bu sonların da sonu gelecek elbet, gelecek de bir gün geçmiş olacak. İşte o gün sadece şimdiki zamanın efendisi olduğumuzu anlayacağız.

Mahcubiyet sana / Mahkûmiyet bana / Akıl sana / Fikir bana / Ve yürekli tüm sözler satırlara

Mavi, son günlerde garip bir bulantıya tutulmuştu. Zaman ve derinlik anlamsız, sözler yetersiz geliyordu zihnini meşgul eden şeyleri anlamlandırmaya. Aynaya baktı. Bir kadın gördü. Lavaboya başını eğdi ve işlevsiz musluk-lavabo bağıntısının arasında saçlarını yolarcasına yıkadı. Kalktı. Aynaya baktı. Bir adam gördü. Ojeyi dudaklarına tıraş losyonunu saçlarına sürdü. Salona geçti. Bir uzun sigara yakacaktı ki kapı çaldı.

– Kim o?

– Senim.

Bu ses kimin sesi? Hem erkek hem kadın sesi. Afalladı. Kapıyı açtı. Karşısında gördüğü iki beden de kendisine yabancıydı. Onları içeriye davet etmedi, kapıyı kapadı. Arkasına döndüğünde içeride sigara tüttürüyorlardı. Birisi:

-Bugünlerde benim, yani senin, yani bizim hakkımızda bazı söylentiler dolaşıyor.

Söylenti!  Ne tuhaf bir kelime, içini dolduran anlam  acımasızca da olsa tuhaf bir tutkusu var. Aşk gibi…

Mavinin buna dair hiçbir fikri yoktu.

-Neymiş o?

-İnsanlar senin iyi olmadığını düşünüyorlar. Haluk öldükten sonra….

Haluk… Yeryüzünün en külfetli adamı Haluk. Kendine yaptıklarıyla değil, başkalarına yapamadıklarıyla geçen bir ömrün öznesi. Varlığını bir eksiklik abidesi olarak görüp, yitip gittikten sonra bir sorunlar abidesi kendisi. Kendisini çok sevdirmiş,  kendini hiç sevmemiş, hele kendisini sevenleri hiç sevmemiş bir tutarsızlıklar portresi olarak Haluk. Mavi Haluk’u düşündü. Neredeydi ? Zamanın içinde yutulmuş bir lokma gibi kayıp mi olmuştu ? O ki gülümsemelerin en çirkinine, kelimelerin en güzeline sahip olandı. Koşarak banyoya yeniden döndü. Mavi, aynaya baktı. Bir kadın. Yüzünü yıkadı, başını kaldırdı. Bir adam. Olduğu yere yığıldı.

Düşler bir nevrotik hezeyandır. Bu hezeyanı yürekten yaşayanlar yataklarından kalkmak istemezler. Sen, son kez yaşamı ilk kez ölümü deneyimleyecek insan!

U-yan!

Kalk !

Dün-ya-ya bak !

Mavi gözlerini açtığında yatağındaydı. Buraya nasıl geldiğini bilmiyordu. Kollarını iki yana açtı. Gözlerini tavana dikti. Sağ tarafından bir nefes duyumsadı. Döndü sağına. Bir adam. Döndü soluna. Bir kadın. Ürperdi, ağlamaya başladı ve bir çığlık:

-Yeter!

Keşke insan cismani bir varlık olsaydı, diye düşündü. Eğer insan sadece ‘var’ olarak sürse hayatını sadece kendi varlığına anlam katardı. İstikrarlı ilişkilerinden koparılmış bir insanın yıkılışı. Kimliğin yok oluşu. Bir kimsesiz birey olarak insanın kimseliğini ve kendiliğini kaybedişi…

Bir başlangıca ve bir yokoluşa hazırdı Mavi. Şifonyer  yahut kırlent. Ne mutsuzdu hayat ve bu mutsuzluğuna rağmen ne sürükleyiciydi. Hem geçmişi, hem geleceğini bir teraziye oturtmuş insanın son hamlesi:  şimdiki zamanın efendiliği. Kapadı gözlerini Mavi, cenin pozisyonu aldı dev yatağının üstünde. Bir elini yastığın altına koydu ve hafifçe mırıldandı:

– Gün sebepsiz yere doğmaz. Her ışık bir umuttur insana. Sadece sonları karanlık hayal edenler korkarlar ölümden. Şimdi görevin bitti hayatımın mağrur bekçisi !