Kolsuz Döner Sandalye

Please log in or register to like posts.
News

Geceyi kaplayan sis ruhunu doldurmuştu. Bir mahkum edasıyla odasında adımlar atıyordu. Kimi zaman çapraz, kimi zaman düz. İnsan ruhu da böyledir. Neresinden bakılırsa bakılsın her zaman örüntüsüz adımlar attırır insana.

Ruhu daralıyordu sekiz metrekare odanın içerisinde. Odasının alanını duvar diplerine boylu boyuna uzanarak, kendi boyunu tekrar ederek hesaplamıştı. Bir gün tüm eşyaları odasının ortasında toplayarak süpürgeliklere uzanmış kendini boyunun ölçüsüyle göreli bir hesaba girişmişti. Sonuçlar sekiz metrekareden biraz fazlasını gösteriyordu ancak bunu önemsemedi. Virgülden sonraki kısmı kimse önemsemez. Virgülden sonrası küsurattır. Küsurat, bütünün dışlanmış parçalarıdır. Hem ona aittir, hem de değil.

Tüm bu tümlük fikrinin uzantılarıyla bir savaş içerisindeydi. Gerçi kendisine sorsan dışında olmak isterdi büyük ihtimalle savaşın, ancak, koşullar işte. Onu bir şekilde bir kargaşanın içine sürüklüyordu. Tüm gün odasındaki tüm eşyaları odasının bütünlüğüne uydurmaya çalıştı.  Bütünlük de çok göreceli değil miydi? Eğer öyle olsaydı dahi o sekiz virgül bilmem kaç metrekare odanın içerisinde bunu onunla tartışacak kimsesi yoktu. Hatta kendisi dahi yoktu. Çok uzun zamandır kendisiyle dahi tartışamıyordu. Tüm tartışmaları kendisine karşı kazanmanın verdiği o saçma yorgunluğa yenik düşmüştü. Yenen de oydu, yenilen de. Her tartışmayı bile bir savaş olarak görüyordu. Hayattaki her savaşını kendine karşı verdiğini hissettiğini anladığı günden beri sürekli ayaktaydı. Bu da oturan kendine karşı ayaktaki kendisinin savaşıydı. Zaten her kendilik biraz da ötekiliği gerektirir.

Odadaki her nesneye karşı kuşkuyla ve tutkuyla bakıyor, her nesnenin bir bütünlük iddiası olması gerektiğini düşünüyordu. Sandalyesine oturdu, bütünlük iddiasından oldukça uzak o sandalyeye. Sandalyenin hidroliği onu tanıdı tanıyalı çalışmıyordu. Onu ilk gördüğünde kolları vardı. Sandalye birkaç ev gezdikten sonra en son onun odasında kalmıştı. Kolları da bir önceki evin kanepe sandığından evinin çalışma masasının üstüne gelmişti. Vidaları olmadığı için kolları var olan ancak kendinde olmayan bir sandalyeyle birlikte yaşıyordu birkaç yıldır. O bu duruma parçalı nesne bütünselliği doktrini adını takmıştı. Kafasını kaldırdı kolları kontrol etmek için. Orada değillerdi. Seslendi: ‘’ Bu sandalyenin kolları nerede?’’ Sesi duyulmamıştı. İçini kemiren bir endişeyle bir kez daha seslendi: ‘’ Bu sandalyenin kolları nerede?’’ ‘’Çöpe attım.’’ Birileri her zaman bir şeyleri çöpe atar. Hışımla çıktı evden. Binanın önünde çöpleri karıştırdı. Buldu kolları. ‘’Bir daha odamdaki parçalara dokunma. Eğer çok dokunmak istiyorsan da doğrudan bütününü kaldır onu çöpe at.’’

Bir şeyin bütününü kaldırıp atmak daima daha zordur. Parçaların yokluğu eksik bütünü zayıflatır. Bütün her ne kadar güçlü görünürse görünsün kendi parçalarından kaybettikçe anlamı silikleşmeye başlar. Dindirilememiş öfkesiyle içeriye: ‘’ Bu oda benim ruhumu temsil ediyor. Sen bu sekiz bilmem kaç metrekarelik alanı kendi doksan bilmem kaç metre karelik alanının içinde görebiliyor olabilirsin. Ancak burası senin o bütünlüğünün esaslı bir eleştirisini temsil ediyor. Bu odada dokunduğun her şey benim ruhuma dokunuyor.’’ Gereksiz öfkelendiğinin farkındaydı ancak bu öfke kontrolsüzlükleri onu daha üretken kıldığını düşünüyordu. O tümlüğü eksik olduğu için istiyordu, tüm olamadığı için. Parçalar onun için eksikliklerdi ancak kendi tümlüğüyle var olan eksiklikler. Her tümlüğü bir başka şeyin parçası olarak göre göre bir şeye ulaşmaya çalışıyordu: Hakikate.  Ruhu genişledi sonra. Düşündeki düşünce uzay-zamanda bir bükülme yarattı. Hakikatin kendisini değil sadece penceresini görme umuduyla uyku ile uyanıklık, sarhoşluk ile ayıklık, yorgunluk ile dinginlik arasında bir yerde sıkıştı kaldı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

code

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.