Bilboardları okumaya çalışırken göz değdirdiğiniz, hatta gözünüze yansıyan ışığı kesip gözbebeğinizin ardında ters bir görüntü oluşturan opak ve geveze cisimler: Yabancılar. Gün içinde aynı kaldırımda cüsse gezdirdiğiniz yüzlerce yüksek zihinsel işlev sahibi ev hayvanı. İnsan beynini hep büyük, eski, kağıt kokan bir devlet dairesi arşivi gibi hayal etmişimdir. Anılarımızın kayıtlı olduğu VHS kasetlerin gelişigüzel atıldığı ve zamanla üst üste birikmiş köşesi ezik koliler, tanıdığımız insanlar için üzerinde isimlerinin yazılı olduğu özensiz hazırlanmış dosyalar, öğrendiğimiz şeylerin kaydedildiği fakat bazı ciltlerin kayıp olduğu alfabetik sıralı ansiklopediler. Sizce de iğrenç değil mi? İnsan bilincinin bu şekilde çalıştığını farz edersek eğer, bilinçaltına ne demeli peki? Konu ekseninde daha spesifik düşünecek olursak; yabancılar için isimsiz dosyalar tutan, flu görüntüleri kaydeden, düzenden yoksun notlar alan sorumsuz bir alt kat departmanı mı, yoksa her şeye hazırlıklı olmaya çalışan disiplinden yoksun bir dahi mi?

Ne dost ne de düşman, sadece hatıralardaki yabancılar.

The Garden of Earthly Delights, Hieronymus Bosch

Bir insanın tamamen yabancı statüsünden yabancı olmama statüsüne geçişi hep ilgimi çekmiştir. Yüzeysel olarak baktığımız zaman, bu süreç çoğunlukla lalettayin bir el sıkışma ve kıymetsiz kişisel bilgiler içeren kelimelerin farklı şekillerde dizildiği cümlelerin takasından ibaretmiş gibi görünüyor. Yaş, okul-iş durumu, memleket veya medeni hal beyanının bir yabancıyı, yabancı olmaktan uzaklaştıracağını zannetmiyorum. El sıkışma gibi bir ritüel ise belki kabile kültürümüze uzanan antik bir bağ ile yorumlanırsa açıklayıcı olabilir, ama bilemiyorum Altan.

O da herkes kadar yabancıydı benim için, tıpkı benim ona yabancı olmam gibi. Birbirimize yabancı gelmemeye başladığımız zamanlar, onun yardıma ihtiyaç duyduğu zor zamanlarla örtüşmüştü usulca. Ya bu zor zamanları yaşadığı için silinmişti yabancı bulanıklığı suretimizden ve alt kattan gönderilen dosyamızın üstüne kazınmıştı ismimiz ya da aksine, birbirimizin ismini değiş tokuş ettiğimiz için gece çökmüştü zihninin eteklerine.

Hiçlik, kaybedecek bir şeye sahip olmamaktır. “Mutluluk” bu da değilse başka ne olabilir?

The Son of Man, René Magritte

Zaman ile yarıştırılan ölümlü bir ahlaksız için hem küstah hem de utangaç olduğu kanaatine varılabilecek muğlak bir sakinliği vardı. Onun gibi insanların sıradan sayıldığı bir rehabilitasyon merkezinin lobisinde, görünmez hayat hikayesini benim de göremediğimi peşinen kabullenmiş bir şekilde varlığımı görmezden gelerek maddi benliğini konumlandırdığı koltuktan karşısındaki duvarı izliyordu. Bu odada birlikte oturduğumuz söylenebilirdi, belki de cümleyi “hemen yanımdaki koltukta oturup karşısındaki duvarı izliyordu” şeklinde aktarmalıydım. Bu da alternatif bir seçenek olarak aklınızda yer edinebilir, fakat yaşananın verdiği tat öylesine farklıydı ki. Çünkü size aktarmak istediğim bir hatıranın latin alfabesine tıkılmış kelime öbekleri arasındaki bir yükleminin şahıs çekimi kipini paylaşmak bir yana dursun, lobideki oksijeni dahi benimle paylaşmaktan hoşnut olduğunu söyleyemem. Ara sıra birbirimizi tartarak geçirdiğimiz birkaç sessiz saat boyunca lobiye gelen ve bazen de gidemeyen insanların matematiksel değeri, odadaki sözsüz keşiş iletişimine bir ara verip kelimelere fikir inşa etme zanaatine geri dönmemizi sağlamaya yetmişti.

Uzunca bir süre ağzını açmadan ve konuşulanları dinlemeden, konuşanları izledi. Son yarım saattir işaret parmağıyla ağzında yuvarlaklar çizdiği cam bardağı olabildiğince nazik bir şekilde adım adım ilerleterek önündeki masanın köşesine kadar getirmişti. Centilmence bir son dokunuşla bardağı yerçekiminin sorumluluğuna emanet edip ışıldayarak etrafa saçılan cam parçalarını ilk kez havai fişek gören bir çocuk edasıyla izlemeye koyuldu. Çabuk sıkıldığından mı yoksa seken cam parçalarından birinin kestiği sol elinden damlayan kan dikkatini dağıttığından mıdır bilinmez, konuşanların olduğu tarafa döndü yüzünü Sessiz. Evet evet, bu yazı boyunca ondan böyle bahsetsem iyi olacak. İçi kesilen sol avucunu dua edercesine yukarı açıp damla damla sızan kanını parmaklarının arasında biriktirmeye başlarken odadaki sükunu yerinden etti: “7 yaşına girmeden önce hiç evden çıkmadım, bisiklet binmeden büyüdüm; konuşmak isterim.

Kötü olduğuna kanaat getirdiğimiz bazı insanlar aslında… gerçekten de kötü olabilirler, fakat iyi bir amaç uğruna.

Anatomy of the Heart, Enrique Simonet y Lombardo

Agresif, ani ve bir o kadar teatral girişiyle arzuladığı dikkati kelimelerine toplayan Sessiz, hararetli konuşmasına bir kefesinde küstahlık bir kefesinde utangaçlık olan o çözümlenmesi zor sessizliğinin dilemması teraziyi önümüze bırakarak devam etti:

Hayatımda neredeyse hiç zorluk çekmedim ne maddi ne manevi olarak, ama hiç şımarmadım veya şımartılmadım da. Çevremdeki tüm çocuklar ‘doğru’ veya ‘yanlış’ yetiştirilirken ben, sanırım, ‘öylesine’ yetiştirildim. Muhtemelen ailemin en zeki ferdi olmama karşın aynı zamanda en başarısızları da benim. Sizin ve akabinde birçok insanın aksine acı çekmedim, hiç aşık olmadım, aşağılanmadım belki ama sanmayın ki sizden daha iyi bir durumdayım. Eğer dışarıda tutulmak veya aşağılanmaktan daha kötü bir şey varsa o da ‘hiç’ olmaktır. Çünkü dışarıda tutulmak demek, varlığını istemedikleri anlamına gelir. Hiç olduğunda ise varlığın tuvalin rengindeki bir tablo gibi yokluğun diyarında sürgündür. Evet, ben buydum. Yalnızlığın böylesini hayal etmek ne güç değil mi? Okyanusun ortasında bir su damlası kadar yalnız, oysa binlercesiyle iç içe!

Terleyen avucunda iyiden iyiye biriken küçük kan göletine gözlerini dikti, gözlerinde ne bu girizgahın Sessiz’e hissettirmesini beklediğim rahatlama ne de avucundaki kızıllığın yaşatmasını beklediğim tedirginlik veya gerginlikten eser yoktu. Sağ eliyle kafasının üzerini yapmacık bir şekilde kaşıyan Sessiz, lobidekilerin üzerinden hızlı ve meraklı bir bakış geçirip hala dikkatin üzerinde olduğunu teyit eder etmez sözlerine devam etti:

Yaklaşık 3 saat 41 dakika boyunca burada tek kelime etmeden oturdum. Söylediklerinize kulak misafiri olmadım, açıkçası duyabileceğim şekilde konuşsaydınız bile dinleyecek kadar umurumda olacağından pek emin olamıyorum. Şu tam karşımdaki duvara bir göz gezdirin isterim. Eğer dikkatlice bakarsanız şu pencereye biraz kısa gelen perde yüzünden sızan güneş ışığını direk aldığı için, duvarın geri kalanından daha fazla yıpranmış ama birkaç ton daha aydınlık şu şeridi fark edebilirsiniz. Tam 3 saat 40 dakika boyunca o şeridi inceledim, kendimi ona o kadar benzettim ki. Siz duvarların arasında daha fazla yıpransam da hala birkaç ton aydınlık olduğuma inanıyorum ve beni sizin yanınızda aydınlık gösteren şey ise tıpkı bu duvardaki şerit gibi, buradaki tek yabancı olmam… Buradaki tek yabancı olduğumdan kısa geliyor bana aydınlığı kendinize saklamak için astığınız perdeniz. Şeridi incelediğim ve bardağı kırdığım süre arasındaki 1 dakikada tek bir şeyi merak ettim. Tamamen yabancı statüsündeki birinin yabancı olmama statüsüne geçişi hep ilgimi çekmiştir. Yüzeysel olarak baktığımız zaman, bu süreç çoğunlukla lalettayin bir el sıkışma ve kıymetsiz kişisel bilgiler içeren kelimelerin farklı şekillerde dizildiği cümlelerin takasından ibaretmiş gibi görünüyor. Yine de denedim. Size hayatımdan bir tutam bilgi ve anı ikram ettim. Şimdi de bir klinikte kırılan camın kestiği elimi uzatmayı düşünüyorum tüm samimiyetimle, onlar için yabancı olup olmadığımı merak ettiğim insanlara.

Avucunun içinden parmak uçlarına kadar kanla kaplanmış elini bize doğru uzattı. Öylesine de sessizdi ki bu oda, Sessiz’in elinden damlayan kan damlaları kulağımızda yankılanıyordu ara sıra. Tekrar etti.

Tek bir şeyi merak ettim:

Yabancı mıyım hala?