Yoksun” diye seslendi Öteki, Bizimki’ne. Bizimki, koca kafasının ağırlığından mıdır bilinmez, zorlanarak doğruldu sesin geldiği yöne doğru. Öteki söze girişti hemen:

– Hah, bak bunu da hiç anlamam. Sanki anlamadığın bir şey söyleyen birinin yüzüne bakınca o şey anlam kazanacakmış gibi davranmanın altında insan zihninin hangi bilinmezliği yatıyor acaba?

– Anlamadım?

– Onu diyorum ben de işte. Anlamadıklarımız, anlayamadıklarımız tüketiyor bizi. Bence bu yüzden yaşlanıyoruz biliyor musun, o kadar zaman yaşamamıza rağmen anlayamadığımız şeyler biriktiği için çöküyoruz. Yüz milyon galaksinin arasındaki bir dış mahallede daha küçük bir gezegende ortalama bir yıldızın etrafında dolanan gelişmiş primatlar olduğumuz gayet açık. Ama medeniyet doğduğundan beri insanlar dünya düzeninin altında yatan bir anlayış için yalvarıp durdular. Evrenin sınır koşulları hakkında çok özel bir şey olmalı! Sınır olmamasından daha özel ne olabilir?

– Yoksun derken neyi kast ediyordun?

– Hala orada mısın sen? Bak dostum, bu çarpık zaman algısını bir an önce terk etmen gerek. Mayalar, zamanı bulundukları anı eksen alarak geride kalan anlara geçmiş, henüz görmedikleri anlara ise gelecek demişlerdir ve bu anların tamamının yan yana dizilmiş resimler gibi olduğunu düşünmüşlerdir. Eh, bulunduğumuz anın kıymetini bilmek açısından önemli dersler çıkarabilsek de, bunun dışında bu çarpık algının binlerce yıldır gezegende dönüp dolaşıp aynı formda ortaya çıkması artık can sıkıcı olmaya başladı.

– Değinmek istediğin şeyi tam olarak anlayamadım sanırım.

– Ne zaman anladın ki? Gerçekten bazen bu aptallıkla nasıl hayatta kalabildiğine şaşıyorum doğrusu, modern zamanın böyle cilveleri var işte. Bırak şimdi bu kibar numaralarını da. Bunlara kanmayacak kadar uzun zamandır tanıyorum hepinizi. Şu pek de sevemediğim bıyıklı herifle aynı şeyi düşünmek beni biraz üzse de ara sıra doğruyu söylediği de oluyor. İnsan en acımasız hayvandır. Trajedilerde, boğa güreşlerinde ve haça germelerde şu güne kadar kendisini en iyi hisseden oydu ve kendisi için cehennemi icat ettiğinde, sıkı durun, bu aslında en iyi cennetiydi derken haklılardı. Neyse, ne diyordum?

– Zamandan bah-

– Hah! Doğru, zaman… Garip bir şekilde çoğunlukları ve “kitle” fikrini sevmesen de sen dahi sıkça kendini onların arasına karıştırıp orta yolu bulduğunu iddia ediveriyorsun. Sen değil miydin aklın yolu bir olduğunda, yalnız olmakla yanlış olmak aynı şeydir diyen. Neyse bu başka zamanın tartışması, zaman diyorduk. Nihayetinde türün bazı gelişmiş akılları zamanın bizim algıladığımız gibi bir şey olmayabileceğini akıl edebildi. Hem de ne diyorlar biliyor musun? Evreni hep 3 boyutlu algıladığımızı kabul ediyorduk ve zamanı genelde bu denklemde çok farklı konumlandırıyorduk ama aslında zaman da bu evreni algılayış tarzımıza dahil bir olgu, yani esasında evreni 4 boyutlu kabul ederek ele almamız gerek.

Hoşnutsuz bir ifadeyle dinleyen Tanrı apar topar söze girişti:

– Bu konuşmanın amacını git gide merak etmeye başladım, bir noktaya varmadığın olağan gevezeliklerinden biri mi bu da?

– Biraz ciddi ol lütfen, burada çok önemli bir şeyden bahsediyorum. Bu konunun ortasından dalma huyundan da nefret ettiğimi bilmeni isterim. Hep böyle yapıp ortalığı bulandırıyorsun. Şu herife de sana da diyorum, yoksunuz diyorum yahu, yok! Benden daha az gerçeksiniz diyorum, var olduğunu düşündüğünüz varlığınızın aslında olmadığını söylüyorum!

Bizimki tekrar araya girer:

– Ne demek ‘benden daha az‘, senin neyin varmış ki?

Tanrı:

– Koca çenesi haricinde neyi olduğunu ben de merak ediyorum…

Kendisiyle alay edilmesinden ziyade konunun dağılmasına sinirlenen Öteki, Bizimki’ne patlayarak bağırmaya başladı:

– Hep böyle yapıyorsun, yanlış noktaya odaklanıyorsun. Bence ilkokuldan beri derslerdeki başarısızlığının da kaynağı bu. Şu sarışın kız.. Adı her neyse, onun da seni terk etmesinin sebebi buydu hatırlıyorsun değil mi? Şu zamana kadar yapmaya çalıştığın hiçbir haltı becerememenin sebebi sandığın gibi yeterince çalışmaman yada ne bileyim şu girdiğin tembellik tribin falan değil, düpedüz bu odaklanma sıkıntın.

Elini hafifçe kaldırıp nefes alan ve her halinden söze dalacağı aşikar olan Tanrı’ya dönerek sol elinin işaret parmağıyla O’nu susturup sağ eliyle de sigarasını söndürdükten sonra devam etti Öteki:

– İhtiyar eğer sözümü bölmeyi düşünüyorsan, bu kez izin vermeye niyetim yok. Müsaaden olursa bu zavallının hayatını kurtarmak üzereyim. Hah, odaklanma sıkıntından bahsediyordum. Hayatın boyunca yönlendirildiğini savundun, peki bu argümanın arkasını nasıl doldurdun? Yan gelip yatarak! Aman ne başarı! Şuradaki adamcağızı bile kaç kere suçladığının farkındasın değil mi? Gerçekten bir şeyi merak ediyorum. Neden yaşadığını hiç sorguladın mı? Sorgulamadın değil mi, bu ebleh surat hiç de yaşamı üzerine düşünmüş gibi bakmıyor çünkü. Peki buna rağmen neden durup durup ölümü düşünüyorsun? Yahu sen yaşadığının dahi farkında değilsin ki!

Konuşurken yanına yürüdüğü sandalyeyi kendisine doğru çevirip üzerine çıkan Öteki, gündelik nutuklarından bir yenisine hazırlanıyordu şüphesiz.

– Sonra size yoksunuz dediğimde kızıyorsunuz. Bu yola neden ve nasıl çıktığına zerre önem addetmemiş bir yolcunun, yolun sonunu düşünmesini seyreyliyoruz. Yolun başı yaşam ise, sonu da ölüm olacak elbet. Sonunu bildiğin bu yoldan korkmak niye?

Gözleri, birkaç dakika önce söndürmeye çalıştığı sigarasının küllükte can çekiştiğinin emaresi olan ince ve titrek dumana kitlenmiş bir halde on bir asır sonra dahi hatırladığım şu cümleler döküldü ağzından:

– İnsan bilemediği, anlayamadığı şeylerden korkar. En temel ve gerçek korkunuz budur. Bir kaplan yada yolunu kesen bıçaklı bir serseri de olsa konumuz, seni korkutan asıl şeylerin bunlar olmadığını biliyorsun; tıpkı benim gibi. Canavarlara gelince… Canavar diye bir şey yoktur. Borçlar, çekilmez patronlar, asalak iş arkadaşları, suratsız kasiyerler, çirkin sokaklar, yalancı politikacılar, kötü lakaplar ve plastik vardır. Plastik… Git gide her yerin bu iğrenç şeyle kaplanmaya başladığına dikkat etmiş miydin? Bir de insanı kör eden şu ışıklı tabelalarla. Bu tip rutinlerin ve bunun her geçen gün, ay, yıl, asır izlemenin verdiği kasveti yaşadığını biliyorum; tıpkı benim gibi. Hem söz bir şeyleri bilmekten açılmışken, bunların gerçek olmadığını biliyorsun değil mi? Çünkü canavar diye bir şey yoktur; tıpkı senin ve benim aslında var olmadığımız gibi…

Bizimki duyduğu sese irkilir ve tekrar maddi dünyadadır, saatini kontrol eder. Artık az çok gitmesi gereken her yere neden geç kaldığı belli olmuştur. Kaldığı sayfanın köşesine bir kağıt parçası sıkıştırdıktan sonra kitabını çantasına koyar, şu an yetişmesi gereken dersi düşünmektedir, yine de hızlı hızlı dersliğine doğru yürürken tüm bu kaosu başlatan o çok bilindik alıntıyı zihninde bir döngüye bırakarak unutmamaya çalışır:

Her şeyden kuşkulanabilen bir insan; kuşku duyduğunda, kuşku duyduğundan kuşkulanamaz. Düşünüyorum, o halde varım.

                                                                                                                                                      – René Descartes

chaos-digital-art-851x315