Aşklar, savaşlar, devrimler, icatlar, maceralar, hayatlar, ölümler ve aklınıza gelen yada gelmeyen her şey, birer hikayeden ibarettir… Hikayeler çocuklara çok benzerler. Nasıl, ne zaman ve hangi noktada doğduğunu çoğu zaman bilemese de hangi ara neleri üst üste koyup böylesine büyüyüp geliştiğini fark edemese de ve dürüst olalım çoğu zaman anlattıklarına kulak vermese de tıpkı çocuklar gibi hikayelerin de varoluşundaki, yaradılışındaki, tabiatındaki o gizem, o merak, o büyüleyicilik insanları sürüklemeye yetiyor. İnsanlar… Ve onların hikayeleri… İnsanlar, hikayelerini kendilerinin şekillendirdiğini düşünse de… Gerçek çoğunlukla bunun tam tersini işaret eder.

Karanlığın, aydınlıktan yoksunluğu ifade ettiğini ve esasında karanlık diye bir şey olmadığı zırvasını hepiniz işitmişsinizdir muhakkak. Bu, beşerin içinde zerre kötülüğün barınmadığı ve hatta insanın atasının müstesna bir iyi olduğunda ısrarcı cemm-i gafirin uydurma masallarından bir yenisi sadece. Hoş ben de hikayelerimi onlara anlatacak değilim, agah olanlar buyursunlar.

Bu hikayeler beşerin kapağını açmaktan haz etmeyeceği kitaplardandır. Bu hikayeler; aydınlığın, karanlıktan yoksunluğu ifade ettiğini ve esasında aydınlık diye bir şey olmadığını bilenlerin hikayesidir. Havsalanıza diktiğiniz yeşil, güzel, kudretli ağaçları kesin! Dimağınızda yaktığınız mumları bir bir söndürün! Varoluş rastgele. Bizim ona yeterince uzun bir süre baktıktan sonra gördüğümüzden ayrı bir deseni yok. Bizim yüklemeyi seçtiğimizden başka bir anlamı yok. Çünkü müzik değiştiğinde, dans da değişir.

Hakikat mutlak olandır diyenlere gülüp geçin, onlar lafzı ve icraati birbirine uymayan ve uymadığı gibi bunun da farkında olmayan kimseciklerdir. Oysa hakikatin yüzü ebediyetten dokunmuştur. Herkesin gördüğü yüz birbirinden farklı olsa da… “Ockham’ın Usturası” bu durumda bize en basit görünen yüze gülümsememizi söylese de insanın merakının karmaşıklığı, boyunu aşar oldu. Bir nevi büyüyle, sihirle, cadılık ilmiyle yoğurduk neslimizi. Usturaya yön veren Ockhamlı William, bir Orta Çağ papazıydı. Bizi yakmak bir yanda dururken, artık bize yardımı dokunmaz.

Yanmak demişken, anlatmazsam olmaz. Cehennem, cehennem olduğu için mi suret-i katran, ruh-u habis yaratıkları ağırlar yoksa; bu yaratıklar ikamet ettiği için mi orası cehennemdir? Topuklarında uzakların kararan çanıyla bu mahluklar, duvarlara gömüyorlar varoluş ayetlerini. Zaten başka türlüsünü düşünmek bile namümkün. Kocaman bir oyunevinde bir o yana bir bu yana, suratlarını kapatan devasa bir gülümseme ile koşuşturan bu erkek ve kadın sürüsü ilk bakışta size normal görünebilir, eğer oyunevinin zemininin ateşten olduğunu fark etmezseniz!

Lütfen bu illüzyona aldandığınız için kendinizi olduğunuzdan daha aptal hissetmeyin. Çünkü insan denen mahlukun zihni aldanmak ve aldatılmak konusundaki meyli ile meşhurdur. Sizlerin ne olduğu önemli değil, aldandığınızın ne olduğu mühim. Çünkü yalan dört nala gider. Hakikat ise adım adım yürür, fakat yine de vaktinde yetişir. Ve hakikat yetiştiğinde iyisiyle kötüsüyle, çocuğuyla kadınıyla herkes ama herkes aynı derecede aptal olduğunu fark etmenin tadına bakacaktır. Ve emin olun bu tat, hiç ama hiç hoşunuza gitmeyecektir. İnsanın asıl düşmanı bu sebeple hakikattir. Bu lağımın ortasında beslenmekten bir anlığına kafanızı kaldırırsanız eğer şu dilemmanın içinde bulacaksınız kendinizi. İnsanı var eden düşmanıdır, ve bu mahluk eninde sonunda düşmanına benzeyecektir.

Hah, neredeyse en önemli noktayı atlıyordum. İnsan ile hakikat arasındaki gibi binlerce yıllık bir husumeti bitirebilecek tek şey vardır; bu, ikisinin de doğal düşmanı olan ve yenilemeyeceği gibi henüz hakkında fikirlerinin dahi olmadığı ‘o şey’den başka bir şey değildir. Ve ‘o şey’ yıldızları dahi söndüren büyük dalgadır; İnsan’ın verdiği isimle anacaksak eğer, zaman…

Kaçamazsın yada saklanamazsın. Her kim olursan ol her nerede olursan ol, O her zaman seni bulacaktır. Hayır, hayır. Ölümden bahsetmiyorum. Sandığınızın aksine ölüm sizin peşinizden koşan bir şey değil. Hatta aksine, sizler çok daha büyük ve tehlikeli bir düşmandan kaçmak adına ölümün şefkatli kollarına doğru koşuyorsunuz. Çanlar çalınsın! Yolun sonunu biliyorken bundan korkmak niye! Çünkü ceplerinizi yokladığınızda yolun sonu dışında her şeyi aydınlatacak bir cevabınız olduğunu zannediyorsunuz. Şimdi üzerine koştuğunuz ölümden gözlerinizi ayırıp arkanızdaki canavarı görme vakti. Sizinle oyunlar oynayan, hamlesini yapmadan önce etrafınızda dans eden bu büyük beyaz köpekbalığına bakma zamanı. Dilemmanın böylesi! Zaman en kadim öğretmendir, acıdır ki tüm öğrencilerini öldürür. Zaman’a karşı kazanmanın “ödülü”, yani tüm bu kovalamacadan kurtulmanın sonucu; ölümlü akılların düşünebildiği son kelime olan, ölümdür.