Birkaç yazımda sözünü ettiğimi hatırlıyorum, okuyanlar ve okumayanlar için aklıma takılan birkaç şeyi buraya da yazayım istedim. Gün gelir, yıllar sonra okuyan birileri olursa tarihin ruhuna not düşmüş olalım. Ben aslen Arap’ım. Vakti zamanında Bağdat’tan göçmüşüz. Vakti zamanında dediğim de 1800’lü yılların sonuna tekabül ediyor sanırım. Sanırım diyorum çünkü kesin bir bilgi yok, şecereye ait yazılı belgelerimiz kayıp. Babamın amcasının Birinci Dünya Savaşı öncesinde çektirdiği fotoğraflardan bunu anlayabiliyorum. Cumhuriyet tarihinden daha uzun bir süredir bu topraklarda yaşadığımız kesin. Bizimkiler Bağdat’tan göçünce de Mardin’e yerleşmişler. Özellikle Mardin’i seçmelerinin bir sebebi var mı bilmiyorum ama şehrin tarihi dokusu ve çok kültürlü yapısı bu seçimde etkili olmuş olabilir.

Benim bu satırları yazmama sebep de bu çok kültürlülük olayı. Mardin’e gidenler bilir, şehirde hâlâ kilise, cami ve havra görmek mümkün. Bunu Türkiye’de görebileceğiniz çok fazla şehir yok. Bense ailemin son ferdiyim. 30’una merdiven dayamış en küçük fert. 🙂

Biraz kendimden bahsedeyim. Ben doğana kadar evimizde konuşulan ana dil Arapça’ymış. Ben doğduktan sonra yedi düvel Türk polis memuru Paşa amca ve eşi Nazmiye teyze (Nazo 🙂 ) beni çok sevdikleri için birkaç yıl boyunca -Mardin’den göç edene kadar- kendi çocukları gibi beni yanlarına almışlar. Giderken Nazmiye teyze ağlayarak anneme beni de götürmek için yalvarmış ama tabii ki kabul edilmemiş bu istek. Garip gelecek ama 2. yaş günümde bana yaptıkları pasta ve Nazmiye  teyzenin bana diktiği bordo gömleği hâlâ hatırlarım. Konuşmaya da onların yanında başlamışım dersem yalan olmaz sanırım. Hal böyleyken evde benimle iletişim kurabilmek için kullanılan Türkçe’nin ağırlığı artmış.

Benimle Türkçe konuşuluyor ama kendi aralarında Arapça konuşan aile bireylerinin konuşmaları da benim için çok dilliliğe giriş oldu. Çocuk aklımla farklı bir dil konuşulduğunun farkındayım ama konuşulanlar Türkçe’ymiş gibi zihnimde ikinci filtreden geçmeyince bu durumun alışılmadık olduğunu anladım. Daha sonra mahallede oynayacak kadar büyüyünce Kürtçe’yi duydum, anlamaya ve konuşmaya çalıştım ve başardım. Bu durum, her üç dili de ecnebilerin dediği gibi “native speaker” (ana dili) gibi konuşan ve esnaf olan babamı, ağabeyimi izledikçe gün geçtikçe ilerledi.

İlk okuldan sonra Anadolu Liseleri sınavında başarılı oldum ve Anadolu Liselerini 7 sene okuyacak son neferler arasına adımı yazdım. İlk sene malum, İngilizce hazırlık… İngilizce benim için (kendisi de bir Anadolu Lisesi mezunu olan) ağabeyimin Çeçen asıllı arkadaşı Umut ağabey (beni karşısına alıp geleceğim için fırça attığı gün, ağladığımı bilirim… Acaba şimdi ne yapıyordur?) bize yatıya geldiği zaman, kız arkadaşlarından söz ettiklerinde beni odadan çıkarmamak için konuştukları dildi. Onları nasıl bir şaşkınlık ve hayranlıkla dinlediğimi hatırladıkça daha da heyecanlanıyordum.

Sonrasında dünyanın en sorumlu ve sorumsuz hocalarından yapılan bir karmayla zor bela İngilizce öğrendiğimizi hatırlıyorum. Ben, Türk, Kürt ve Suriye, Mardin Arabı arkadaşlarımla… İlerleyen yıllarda ikinci yabancı dil olarak Fransızca da girdi hayatıma. Müthiş bir hocamız vardı ama müfredat ve kitaplarımız o kadar kötüydü ki şu sıralar aklımda Fransızca namına kalan tek şey, Fransızca konuşamadığımı Fransızca söyleyebilmek oldu. Gerçi yarıda bıraktığım üniversiteleri saymazsak, bitirdiğim bölümlerden birinde gelen bir Fransız misafire Fransızca konuşamadığımı ama İngilizce konuşabildiğimi Fransızca söyleyince işimi görmüştüm. Ayrıca gırtlak yapımız dolayısıyla telaffuzum çok iyiymiş, ilk başta dalga geçtiğimi düşündü ama sonra durumu izah etmiştim.

Lisede ve sonrasında yaklaşık 6-7 sene boyunca bir diğer ağabeyimle esnaflık yaptım. Çok garip insanlarla tanıştım. Ev şarabı yapıp İtalya’ya ihraç eden Süryanilerle de çalıştık, sünni-Kürt cemaat şeyhleriyle de… İş yerindeki ortaklarımızdan birisi Ermeni‘ydi. Celal ağabey. 1915 olayları sırasında Celal’ın dedesinin daha küçücük bir çocukken ailesi -şehri net hatırlamıyorum- Elazığ ya da Erzurum’da katledilir. Oradaki dini bütün bir din alimi de günahsız çocuğu görünce onun da öldürüleceğinden korkar ve abasının altında onu saklar ve hayatını kurtarır. Belli bir yaşa gelene kadar dinden imandan söz edip onu, fikirlerini etkilemek istemez. Yetişkin biri olana kadar bekler ve kendisinin bir Ermeni olduğunu ve büyük ihtimalle ailesinin Hıristiyan olduğunu söyleyip İslamiyeti de Hıristiyanlığı da anlatıp ona özgür iradesiyle hangisine inanmak istediğini sorar ve Celal’ın dedesi İslamiyeti seçer. Daha sonra Celal’ın ailesi de Mardin’e müslüman bir Ermeni ailesi olarak göç ederler. Uzun yıllar birbirimize güven konusunda en ufak bir şüphe olmaksızın çalıştık. Kendisiyle hala görüşürüm, gayet güzel bir insandır. (Acaba Celal ağabeye vakti zamanında onun ağabeyinden aldığım Elvis Presley kasedinin akıbeti konusunda bir fikrim olmadığını söylesem kızar mı? 🙂 )

Bir önceki paragrafta sözünü ettiğim üniversite macerasından sonra  birkaç tahtam eksik olduğu için elektrik elektronik mühendisliği okumaya karar verdim. Gaziantep’te. Gaziantep Üniversitesi’nde mühendislik fakültelerinin eğitim dili İngilizce’dir. Hazırlıkta yabancı öğrenciler gayet rahat iletişim kurabildiğim halde yeterlilik sınavını veremedim. Gayet nev’i şahsına münhasır bir sürü insanla tanıştım. Başladığım dönem, Suriye’de iç savaşın iyice azdığı döneme denk geliyordu. O sırada öğrendim ki Mardin’de konuşulan Arapça ile Suriye’de konuşulan Arapça arasında dünya kadar fark varmış. Bizim konuştuğumuz Arapça, Suriye’de Şii Araplar tarafında konuşuluyormuş. Bugünün Esad ve yanlıları tarafından yani. Hıristiyan ve Sünni Suriyeliler orjinale daha yakın bir Arapça konuşuyorlarmış.

Üniversitede Kenya’lısından tutun, Filistinlisine, Suriyelisine, Azerisine, Amerikalıdan tutun Avrupalısına, Afrikalısına kadar birçok ülkeden, kıtadan insanla tanışmak dünyanın en güzel, en garip duygularından biri. İnsan yaşadıkça anlıyor dünyayı. O zaman ne kadar değersiz ve münferit ihtiraslar uğruna hayatımızı feda ettiğimizin farkına varıyoruz. Hiç öyle hoşgörü ülkesiyiz palavralarına kanıp dünyanın en güzel ülkesinde yaşadığımızı falan zannetmeyin. O kadar çok anı, o kadar çok roman tadında hayat hikayesi dinledim ki, -yazmayı hiç düşünmüyorum- yazarsam insanlığımıza tükürürsünüz.

Paylaşamadıklarımız ve milletçe kendimize zindan ettiğimiz hayatımız, ülke, sınır, din, dil, ırk kavramlarından o kadar fazlasını hak ediyor ki bunlara sahip olmamak için her nefesimizde kendimizle sonu olmayan bir kavgaya tutuşuyoruz. Hayatımız ya da yaşamımız değil evrende, içinde bulunduğunuz samanyolunda bile başıboş bir elektrondan daha farklı/kıymetli değil. Lisedeki edebiyat hocam Erdal Can‘ın bize sürekli hatırlattığı “bir hikayeniz olsun çocuklar, hiçbir anı boş geçirmeyin” lafı hâlâ kulaklarımda çınlar. Gereksiz bir boşluğu dolduracak birey olma ihtimali beynimi içten içe, günbegün kemirip duruyor. Lanet olsun monotonluğa! Hiçbir insan bu eziyeti hak etmiyor. Hayatları boyunca memuriyet yapmak zorunda bırakılanların başkaları tarafından “helâl olsun, yürü be!” diye pohpohlandığı zihniyet kadar ürkütücü bir şey olabilir mi? Benim niyetim bunların yaşanmadığı, gerçekten böylesi gereksiz ayrıntılara boğulmadan yaşamak. Ahdım olsun elime geçen ilk fırsatta bu lanetli topraklardan çekip gitmek ve böyle anıları hiç hatırlamak zorunda kalmamak için elimden geleni yapacağım. Sadece ölünce olacağımız iyi adam olmadan önce siz de bir düşünün derim. Bu kadar kategorizasyonu hak edecek ne yaptık?