İnsanlık tarihinin ilerlemeci yapısı gereği, ortaya çıkan her yeni buluş, her yeni kavram kimi eski kavramları yerle bir eder. Ancak kimi zaman ise önceden önemsiz gibi görünen kavramları yeniden anlamlandırır. Bu anlamda fotoğraf insanlık tarihinin kayıt makinesi olmaya aday olmuş birkaç yenilikten birisidir. Binlerce yıl boyunca tarih yazımı ile birlikte insanlığın güncesini tutmaya çalışan vakanüvisler ve tarihçilerden sonra fotoğraf ortaya  çıktığı andan itibaren anı durdurma ve kaydetme konusunda çığır açmıştır. Nesneyi yansıtma onu yeniden anlamlandırma bizatihi sanat tarihinin temel amaçlarından birisidir. Tarihsel olarak fotoğrafın temelini oluşturan “camera obscura”dan itibaren ise fotoğraf, sadece gündelik yaşantının kalıcılaştırılması ve adeta tarihte bir durak yaratılması anlamına gelmemektedir. Ancak fotoğraf tam da bu noktadan hareketle anın durdurulması ve göreli olarak ölümsüzleştirilmesiyle kendine hem sosyal yaşamın içerisinde yer bulabilmiştir. Bu tarihsel bakış açısına ek olarak insanlık tarihi sadece vakanüvislerin ve tarihçilerin yazdıklarıyla okunamaz. Şiir ve edebiyatın bu tümel anlayış içerisinde yeri yadsınmamalıdır. Ancak sanatsal bir form olarak edebiyat ve fotoğraf bir tekil özne olarak bireyin kendini var etme ve varlığını anlamlandırması için olabildiğince cüretkâr davranmıştır. Post-modern bireyler ve onun göreli toplamları olarak toplumlar çağımızda birçok şeyi bir yapısöküme uğratıp, kavramlara yeni anlamlar yüklemektedir. Üretimin kitleselleşmesi ve küreselleşmesi, sadece sanayiyi dönüştürmekle kalmayıp adeta sanatsal doyumu da bir fabrika ürünü haline getirmektedir. Bunun doğal sonucu ise sanatsal üretimin doğrudan veya dolaylı olarak sanatçıya yabancılaşması olmakta ve son kertede bir meta haline gelmiş sanatsal içerik muhataplarına da yabancılaşmaktadır. Hiç şüphesiz ki bu dönüşümün asli unsuru insandır.

Estetik Bir Tanzim Olarak Çoksatan Edebiyat(lar)

Edebiyatın niteliğini belirleyen şey nedir? Onun kendinde var olan çekici yapısı mı, yoksa onun kaç kişinin zihnini meşgul ettiği mi? Eğer ki birinci cevabı tercih edersek, biliriz ki edebiyatı kendi içimizde bir giz haline getirip, kimseye görünmeden, sakınarak okumak  çok daha keyiflidir. Özdemir’e göre; “Her okuma edimi bir amaca yöneliktir”1 Ancak ikinci cevabın geçerliliği çok daha yüksek bugünlerde. Tüm dünyayı saran tüketim salgını edebiyata da musallat olmuş durumda. Özellikle çoksatan olabilmek için yazılan/bozulan metinlerden, kelime yığınlarından söz ediyoruz. Bu kelimeler yığınların içerisinde öylesine birbirine yabancı ki, bir sepetin içerisindeki birkaç farklı meyve gibiler. Natürmort bir tabloyu izlemek gibi ancak tablonun içindeki imgeler bırakın doğayı, ervahı ezelden beri yan yana bir kere bile gelmemişlerdir. Dergilerin içerisinde alışılmışın alakasız yazarlar alakasız biçimlerle karşımıza çıkıyor. Bu anlamda bugün çoksatan bir edebiyat dergisi bir kahvehaneyi andırıyor. İçeride tüketilecek şeyin ne olduğunun çok belli olduğu, buna karşılık hiçbir şey de üretilemeyen yerleri anımsatıyor insana. Fanzin kültürünü iyice törpüleyen bu dergiler, bulundukları tüm raflarda ekonomik hegemonyasını gerçekleştiriyor. Buna karşılık zaten kısıtlı bir okur çevresi bulunan nitelikli edebiyat dergilerini de yıpratıyorlar.

Gündelik yaşam pratiğinin bir sonucu olarak, bağlamından kopmuş, edebiyatı iyice metalaştıran bu edebiyat(lar) sadece dergicilik değil, aynı zamanda kitaplar için de aynı etkiyi doğuruyor. Ancak kitaplardaki çoksatan olma eğilimi dergiciliğe göre daha erken ortaya çıktı. İnsanüstü karakterlerin yoğunlukta olduğu bu eğilim, kitapları filmleşmeye, dergileri fotoğraflaştırmaya itti. Kitabın daha uzun vadeli bir doyumu olduğu, yeniden üretimi ve dolaşımının oldukça zor olduğu göz önüne alınırsa bu eğilimi bir koşutluk içerisinde değerlendirmek de mümkündür. Ancak bazı zıt örnekler de mevcut. Mesela, kimi iyi yapımcılar tarafından desteklenen kimisi ise gişe rekoru kıran bazı filmlerin senaryolarının kitap olarak basıldığını görmekteyiz. Bu tersine dolaşımın nedenlerini ayrıca tartışmak gerekse de basitçe bir “metayı metaya dönüştürme” sürecinden söz edilebilir. Bu dönüştürme süreci kısır kalmış sanatsal üretim tezgâhları olan zihinlerin sütliman oluşundan kaynaklı da olabilir. Ancak bence bu dolaşımın birincil öznesi o esere maruz kalanlardan kaynaklanmakta. Birçok edebi eserin günümüzde dizi-filmlerde veya filmlerde senaryoların temeli olarak kullanmasındaki temel nedeni araştırmamız bu noktada önemli. Bizler bu hikâyeleri kendi tercihlerimizle mi istiyoruz yoksa gerçekten post-modern bireyler olarak yeni hikâyeler duymaya gerçekten çok ihtiyacımız olmadığından mı?

Karma Bir Form Olarak Edebiyat ve Fotoğraf

19. yüzyıl dünya için bir kabuk değiştirme çağıdır. Onu izleyen yüzyıl için ise bu kabuğun sertleşme evresi olarak görülebilir. Özellikle üretim alanındaki bu durdurulamaz değişim, dünya üzerinde doğrusunu söylemek gerekirse yerleşik hiçbir şey kalmamıştır. Dönüşüm sadece makro ölçekte değil, bireyler nezdinde, mikro ölçekte de gerçekleşmiştir. Bu yüzyılda uygarlığın birikimi olarak ortaya çıkmış sanatlar da bu dönüşümden nasibini almıştır. Eski yerleşik kalıplar yok olmaya başlamış, sanatta yöntemsel değişiklikler ortaya çıkmıştır. Reyna’nın aktardığına göre; “çoğu sanatçı, asıl işini resmetmek istediğinin fotoğrafından sonra yapıyor.”2 Bu dönemde bu dönüşüm aynı zamanda yeni kalıpları da meydana getirmiştir. Bugün bakıldığında iki hâkim duruş eğilimi vardır. Bunlardan birincisi fotoğrafçıya ve objektife değil, başka bir noktaya bakan, ikincisi ise doğrudan fotoğrafçıya bakan duruştur.3

Fotoğraf için bu değişim süreci edebiyat için de şüphesiz ki gerçekleşmiştir. Edebiyat ve fotoğraf birlikte bir kompozisyon oluşturmaya başlamış. Güzelliğin rastlantısal alıcıları olan bizlere4 yeni bir form yaratan bu tür, kendi alanına özgü bir nitelik taşımakla birlikte  aynı zamanda çığır açıcı bir boyuta ulaşmıştır. Roche’a göre; “Dünya yıkılıyor, fotoğrafçı sarsılarak dalışa geçiyor. Sahne daha şimdiden biçimlenmekte, üzerine düşen ışık insanın bayılmasından önceki anlarda olduğu gibi, birkaç saniye sonra çerçevenin içinde yer alacak olan her şeyi filmin üzerine kazıyor.”5 İşte zamanla çerçevenin içerisine edebiyat da girmiştir. Edebiyat ve fotoğrafın bu birlikteliği zaman içerisinde iyi çalışmalarla pekiştirilmiş ve kendine özgü bir dal olarak var olma vasfını sürdürmüştür. Alain Fleischer’in Stella Vanazianer adlı düzenlemesi ara bir form olarak buna örnektir.

Günümüzde ise gerek fotoğrafın gerek edebiyatın önlenemez bir çeşitliliği ile karşı karşıyayız. 20. yüzyılın başından itibaren dünyada başlayan yığın endüstriyel üretim yaşamın tüm alanına yansımış ve özellikle iletişim ağlarının gelişimi ile sanatsal içeriklerin üretimi de bu dönüşümden payını almıştır. Modernleşme ile birlikte standardizasyonlar çağı başlamıştır. Bu çağda aklın, zamanın, mekânın, ürünün ve emeğin standardizasyonu gerçekleştirilmiş ve modern iktidarın temeli bu standardizasyon süreciyle gerçekleşmiştir.6 İletişim ağlarının genişlemesi ve sosyal medyanın yükselişi ile birlikte fotoğraf çekmek ve birkaç cümlelik de olsa bir şeyler yazmak dünyadaki büyük bir çoğunluğun eline bir imkân olarak geçmiştir. Ancak varsayıldığı gibi, kişi sayısı kadar bir içerik çeşitliliği olmayıp, belirli kalıpların kullanımı ve aynılaşma eğiliminin olduğundan söz etmek mümkündür. Toplumun içerisindeki sosyal ve ekonomik koşulları çoğu zaman yok sayarak kamusal bir alan haline gelen sosyal medyada insanların gerek fotoğraf gerekse edebiyata yönlenmeleri ilk bakışta olumlu bir gelişme gibi görünse de, sosyal medyanın kullanıcısı olan öznelerin aynı içerik kalıplarını kullandığını söyleyebiliriz. Bugün birçok edebiyat dergisinin yazılarının ortasında adeta sosyal medya içerikleri için hazırlanmış, cımbızla çekilmiş bazı cümleleri metinlerin ortasında ayrı kutularda vermesi buna örnek teşkil etmektedir. Burada çoksatan edebiyatlarda bir tabloidleşme eğilimi olduğu da savunulabilir. Post-modern bireyler olarak hem kaynaşık kitleler içerisinde yaşayıp hem de atomize bir şekilde varlığımızı sürdürmemizden kaynaklanan kalabalıklar içerisindeki yalnızlık ve kendimizi bir şekilde var etme çabamız ontolojik bir çıkarsama ile değil, ancak sosyolojik bazı tespitlerle mümkün olacaktır.


1 Emin Özdemir, Eleştirel Okuma, Ankara, Bilgi Yayınevi, 2005, s. 34

2 İshak Reyna, 150 Yıllık Süreçte Yazarın Pozu: Bire Bir İlişkiden Kışkırtılmışlığa, Kitap-Lık, Sayı 23, s. 157

3 İshak Reyna, 150 Yıllık Süreçte Yazarın Pozu: Bire Bir İlişkiden Kışkırtılmışlığa, Kitap-Lık,, s.157

4 Denis Roche, Tersine Karanlık Üstüne, Kitap-Lık, Sayı 23, s. 170

5 Denis Roche, Tersine Karanlık Üstüne, Kitap-Lık, Sayı 23, s. 171

6 Ahmet Alpay Dikmen, Makine, İş, Kapitalizm ve İnsan, İstanbul, NotaBene Yayınları, 2017,s. 97