Felsefeden hareketle evreni anlamak, ego için (ki bu ego; Adler’in tanımladığı erk’e ulaşmak için benliğini her şeyin merkezine koyma anlamındadır.) bulunmaz bir nimet ve kaybediş için daimi bir yoldur. Çünkü merkezine insanı koyduğunuz her şey, kendisine hizmet için varlığını sürdürür. Buna karşın evrenden hareketle felsefeyi anlamak, mutlak surette bir şeyin her şeyleşmesiyle daha anlamlı ve daha gerçekçi bir düzleme çıkmaktadır. Olguya “gerçeklik” atfetmek ile “gerçekliği” yakın kelimelerle tanımlamak arasında büyük bir fark vardır. Peki, bu mümkün müdür? Gerçek denilen kavramın varlığını sorgulamadan önce “gerçeğin” ne olduğunu bilmek gerekmez mi? Dolayısı ile gerçeğe dair yapılacak tüm tanımlamalar yine insandan hareketle oluşturulacağından, bırakın gerçeği, herhangi bir şeyin bile bilinmesi mümkün müdür? Açıkçası insanın neden bu sorular sorduğuna dair düşünülmesi gerektiğini düşünmekteyim.

Bilindiği kadarıyla günümüz zaman dilimine göre kâinat, 13.8 Milyar yıl önce var olmuştur. Peki, insan ne zamandan beridir var? Bu soruya cevap verebilmek için “insan nedir?” sorusuna nesnel bir cevap verilmeli diye düşünüyorum. 1800’lü yıllardan önce bu soruya cevap vermemiz gerekseydi, muhtemelen ruh ve bedene dair düalist bir yaklaşım sergileyecektik. Bugün için farklı bir cevap verebiliyor muyuz? Elbette ki 1800’lerden önceki yaklaşımlardan farklı olarak daha teknik terimli tanımlamalar yapıyoruz. Örneğin; insanı, onu oluştan mikro düzeydeki varlıkların bir
bütünü şeklinde ele alıyoruz. Ne demek bu? En basit tanımı ile bizleri oluşturan zerrelerin her birine -ki bu bilinen en küçük atom altı parçacık oluyor- bir “amaç” atfetmektedir. Dolayısı ile bunlara aynı zamanda bir bilinç yüklemektedir. Yani bizi en küçük bilinçli varlıkların bir bütünü haline getirmektedir. Kuantum fizikçileri; atom altı parçacıkların “nedensellik” ilkesi gereği mi hareket ettikleri yoksa rastlantısal bir davranış örüntüsüne mi sahip olduklarına dair çeşitli veriler sunmaktadır. Eğer bizi oluşturan “şeyler”in bütünleşmiş hali isek, bu yukarıdaki sorgulamaların kifayetsizliğini ortaya koymaz mı? Zira bu veriler davranışlarımızın asıl kontrolcüsünün biz olmadığımızı gösterir. Bu noktada sorgulamaların anlamsızlığıyla birlikte varlıkları bir ikilem yaratmaktadır. Sorgulamalarla birlikte verilen basit cevapların zihnimizi/ruhumuzu/benliğimizi tatmin etmemesi bir bakıma cevapların yetersiz/alakasız/işe yaramaz olduğunu göstermiyor mu?

Peki, o halde bizi çeken bir lokomotif veya iten bir roket gibi hayatımızın her alanında her düşüncemizin altında yatan soru, varlığını korumakla birlikte daha da kuvvetlendirmemiş midir? “İnsan neden bir anlam arama çabası içindedir?” İnsan bir anlam arama çabası içinde midir sorusu ile başlamak daha uygundur sanırım… Hayatlarımıza bir bakalım en yakın ve uzak pencereden; yaptığımız her davranışı hatırlayalım çok uzak olması gerekmemektedir bunların. “Babanın (Yüce Olanın -Buradaki yücelik; emri ile dilin varlığını oluşturan minvalindedir ki bu güç sadece yüce olanda vardır, Tanrı da bu yücelerden bir tanesidir çünkü bir nesnenin bir olgunun tanımlanması veyahut atfedilmesi ancak o nesneden yüce olanın kudreti dahilindedir. ) emri ile hayır”ı öğrendiğimizden beri yaptığımız en ufak bir davranışın altında sadece “herhangi bir anlamı yok” diyebiliyor muyuz? Ki bu söylem bile bir anlama işaret etmiyor mu? Sürekli bir “neden” üretmekle meşgul iken zihnimiz/ruhumuz/bilincimiz, “insan anlam peşinde değildir” demek sadece basit birer kaçıştır. O halde insan sürekli bir anlam arama çabası içindedir, peki neden? İnsan neden anlam arar? Bu bir ihtiyaç mıdır yoksa aklın derinliklerinden gelen bir yaşam enerjisi mi? Peki anlamak gerekli midir? Gerekliliği salt bir ihtiyaç mıdır?

Hegelci bir bakışla bir şeyin başka bir şey ile olan diyalektiğini görüşümüzden beri (ki bu bir Koaservat halinde olmamızla da olabilir bir homosapien halinde de) o diyalektiğe dair sorgulamamız başlamaktaydı. Ve anlam sorusu “neden” ile başladı hayatımızda… Neden uzay var? Neden gezegen var? Neden yaşam var? Ve neden ben varım? Ben varsam o halde ben kimin? Bütün bir haykırışımız, çaresizliğimiz, benliğimize atfedecek bir kimlik bulamayışımızdan değil midir? Bu yüzden değil midir var olduğunu sandığımız kimliklere bürünmemiz? Yoksa tüm çabamız; varlığı ve yokluğu belli olmayan büyük Ötekinin bize bir kimlik atfetmesini arzulamak mıdır? O halde O büyük Öteki için de bir “anlam” olmak zorunda değil midir? En temele dönelim; neden bir anlam peşinde koşuyoruz durmadan? Varlığımızın hiçliğini kabul etmek bizi yaşamda tutmaz diye bir “gerçeklik” ile özdeştirmektendir diye düşünüyorum. Hiçlik; henüz ne olduğunu bilmediğimiz sadece tahminlerde bulunabileceğimiz (ki bu tahminler bile hiçliğe dair bir paradokstur) bir ötekidir… Öyle ki bu öteki; henüz doğmadan önce olduğumuz şey veya olan şeydir. O halde anlam arama çabamız, varlığımıza dair bir kanıt bulma arzusudur. İçimizden nerede olduğunu bilmediğimiz bir ses, bize olmadığımızı mı söylemektedir? Belki de varlığımızdan eminiz ancak olup olmadığımız sorgusu ile acı çekmek istiyor ruhumuz ki böylece varlığımızın herhangi bir nesneden farklı olarak kimlik sahibi olduğunu da kabul ederiz. Öyle ya; kimliğimizi acı ile oluşturmak “insan” olduğumuzu gösteriyordur… Düşüncelerimiz, hayallerimiz, konuşmalarımız, anlatışımız ve sürekli bir şeyleri ardımızda bırakma arzusu ile söylememiz… Her biri dünyamızda inşa edilen ya da inşa ettiğimiz dil ile mümkün olmakta. O halde Babanın (O en yüce olanın) Hayır’ı ile başlayan bu dilimizin, bizden öte o büyük Ötekinde olan “anlamı” bulması, na’mümkündür. Kendi inşa ettiğimiz dil ile anlamı bulmak mümkün değilse ve en basit haliyle insan olarak bunun farkında iken nedir bu anlam arama çabasının asıl gayesi? Belki de bu “anlam” dediğimiz şey, bulmaktan korktuğumuz ve aramaktan vazgeçmekten korktuğumuz; başladığı ve bittiği yeri yıkılmış olan bir köprüdür. Her iki ucunda “yok” olduğunu bildiğimiz bir köprü ki karanlık/ ışıksız bir köprü… Bulmaktan korkuyoruz çünkü karşılaşmaktan korktuğumuz bir şeyle yüzleşebiliriz… Aramaktan vazgeçmekten de korkuyoruz çünkü bu bize bir “hiç” olduğumuzu hatırlatıyordur. O halde asıl yaptığımız sadece yürümek… Biz sadece yürümeyi seçiyoruz bir yere varmayı değil veyahut durmayı değil! Sadece yürümek durmadan ardımıza bakmadan ilerlemek ki başladığımız yere dönmeyi göze alarak yürümek… Bizden bağımsız bir dilin bir sembolün varlığını görmeden bizden öte bir gerçekliği de bilemeyeceğimiz gibi, anlamı da bulmamız/karşılaşmamız mümkün değildir. Hım çok daha farklı bir şey de olabilir… Belki de anlamı biliyoruz, ne olduğunu neyi anlattığını, neye benzediğini iyi biliyoruz. Ve tüm bu arayışımız O var olan anlamı kabul etmeyişimizdendir… Fütursuzca bir arayışta olsak bile O anlamın varlığından emin bir yanımız ve acı ile dolu anlam arama çabamız da bu yüzdendir belki de… Zira bilginin en acı hali; bir şeyi bilirken bilmezlikten gelerek ona zıt bir yaşam sürmedir.

Peki ya ölüm? Bu deli divaneler gibi peşinde koştuğumuz anlamın asıl özü ölümde olabilir mi? Ölüm, ölüm, ölüm… Söylemde basit anlamada kaotik… Ölüm, Ölüm, Ölüm… Ölümün ardındaki bilmediğimiz “şey” için zihnimize zerk ettiğimiz bir uyuşturucu olabilir mi bu anlam? Öyle ki; o mutlak sondan kaçamayışımızın farkındalığı, ardından gelecek “şey” için tahminlerde bulunmamıza neden olmuyor mu? Yoksa mutlak ölümün varlığı tek başına yaşamı anlamsız kılmamakta mıdır? Yaşamak için direnen bu zihin/ruh/bilinç, ölüm “gerçeğinin” karşısında silah kuşanarak durmak için “yaşamın, benim için bir anlamım var” kurşunları ile anlamlandırmakta olabilir…