Son yıllarda Türkiye’de patlak veren mükemmel bir akım var: üçüncü nesil kahve! En koyu çaycısından, kahve dendi mi aklına hazır poşet kahve gelenlere kadar herkes kıyısından köşesinden bu akımla muhatap olmak zorunda kaldı ve maalesef popüler kültür ögesi olarak hızla kendi altını oyan, binlerce problemi olan bir ‘trend’ ile karşı karşıya kaldık. Bu yazımda üçüncü nesil kahve akımıyla birlikte ortaya çıkan festival modasından bahsedip, küçük coffee shoplar için bu festivallerin neden verimsiz, daha doğrusu zararlı olduğunu göstermeye çalışacağım.

 

Öncelikle hayali bir coffee shop kuralım. Ben kahveye gönül vermiş, işini iyi yapmak isteyen bir ev kullanıcısıyım ve diyelim ki bu işten para da kazanmak istiyorum. Büyük bir şehirde 20 metrekare bir dükkân tuttum. Boş dükkâna tabela parası bile ödedim. 1 espresso makinesi, 2 değirmen, filtre kahve makinesi ve v60’ımı barıma koydum. Arıtma sistemimi bağladım, mekân dekorasyonumu yaptım, sosyal medya hesaplarımı açtım ve açılışımı yaptım. Maddi kaygıları tenzih ederek kafamdaki en büyük problem de diyelim ki çekirdek. Hangi kavurucudan ne kadar sipariş geçeceğim? Yurtdışı kavurucuları ile çalışsam kâr edebilir miyim? Yeni bir kavurucu çıkmış, denenmeli mi acaba? Espressoda hangi çekirdeği kullanacağım? Kafamda sürekli böyle soruları olan bir esnafım. Malzeme satın almak için alışverişe gitsem dükkânı bırakacak adam bulamıyorum, günde 16 saatim o dükkânda geçiyor artık.

 

İkinci ayımda dükkâna bir kişi geliyor ve organizatör olduğunu, şehirde bir kahve festivali düzenleyeceğini söyleyip stand kiralamayı düşünüp düşünmediğimi soruyor. Önce bir heyecanlanıyorum. Zaten işler istediğim gibi değil, insanlar henüz dükkanıma alışamamış, güzel kahve yaptığımı ve hedef kitlemin festivalde olacağını düşünüp, ‘tamam varım’ diyorum. Hop iki günlük kira bedeli 5000 lirayı ödüyorum. Şimdi haydi hep beraber festivale hazırlanmaya başlayalım. Öncelikle stand kiraladık diyoruz ama bize verilen şey 5 metrekarelik bir toprak parçası. E diyoruz stand yaptıralım, marangoz marangoz geziyoruz nereden baksan bir 5000 lira da ona gidecek. Sonra bir arkadaşımız akıl veriyor diyor ki boş varil ayarlayalım makinaları üstüne koyarız, bayrak flama bastırır kenarlarını süsleriz. Tamam güzel fikir diyoruz hazırlığımızı yapıyoruz. Peki orada ziyaretçilere hangi ürünlerimizi sunacağız? Espresso makinesini götürsek 1.si nasıl taşıyacaksın? 2.si dükkân ne olacak? Filtre kahve kökenli takılsak zayıf kalmaz mıyız? O kadar masraf yaptık biraz dikkat çekici işler yapsak güzel olmaz mıydı? Diyoruz. Dükkânı o 2 gün kapatalım zaten kim duracak dükkânda ne makine ne değirmen ne de eleman kaldı deyip espresso makinesini eniştenin Doblo’ya yükleyip alana gidiyoruz. Acayip heyecanlıyız damga vuracağız festivale!

 

Alana girdikten sonra ilk izlenimimiz ‘E bu alanlar boş, kimse stant kiralamamış ki?’ oluyor. Gelen firmalara bakıyoruz, az çok bildiğimiz İstanbul ekolünden de kimse gelmemiş. Gelenlerin büyük çoğunluğu da ikinci dalgacı zincir kahveciler mi? üstüne. Moral bozuldu ama, neyse diyorsun makinayı indiriyorsun varillerin üzerine, o da ne? Hani elektrik? Hani su? Koşturup bir görevli buluyoruz suyu kendin getireceksin diyor. Tamam o işi damacanayla çözerim diyorsun peki elektrik ne olacak? Ayarlıyorum diyor ve en yakın binadan üçlü priz ağıyla ördüğü bir kablolar silsilesini standının önüne atıveriyor. İşin elektrik kısmından çok anlamıyorsun ama şunu biliyorsun o espresso makinesi senin için pahalı bir makine ve dükkânı yaparken elektrikçi trifaz mirifaz bir şeyler demişti de ekstra paralar verip makineyi koruma altına almıştın. Şimdi burada 50 standla birlikte aynı prize espresso makineni bağlayacaksın. Ya makine bozulursa? Tamir olana kadar ben dükkânda ne satacağım? Aslında dakika bir gol bir deyip kafada festivali bitirip o an o alanı terk etmek en güzeli ama biz hayalimize devam edelim. Tonla masraf yaptık devam etmeyip ne yapacaksın zaten.

 

Açılış saati geliyor, kapılar açılıyor hurra bir insan kalabalığı alana hücum ediyor. Ooo iyi ki kalmışım kalabalığa baksana diyorsun heyecanlanıyorsun. İlk başlarda kimse sana gelmiyor, bomboşsun ama kahve zincirlerinin standlarının önü kuyruk oldu bile. Üstüne üstlük diğer standların ikram yaptığını, satış olayının olmadığını da duyuyorsun. Usulca yazar kasayı arkaya alıp ikrama başlıyorsun. Bir bardak, iki bardak, üç bardak, dört bardak…. sonu gelmiyor. Yüzüncü bardaktan sonra makine zorlanmaya başlıyor. Daha önce duymadığın sesleri duyuyorsun makineden. Kalite falan düşünecek durumda değilsin kuyruk var standın önünde. Katılımcılara ne içiriyorsun artık en ufak bir fikrin yok. Kimseyle kahve konuşamıyorsun, dükkanını ve yaptığın işi kesinlikle anlatamıyorsun. Tükenmiş durumdasın. Dükkân da iki gündür kapalı oradan da para kazanamıyorsun.

   

Açılış saatine tekrar dönelim ama bu kez ziyaretçi olalım. Üçüncü dalga diye bir olay varmış bakalım neymiş deyip en iyimser tahminle 20 lira para verip biletimizi aldık, alana gittik. Aman Allah’ım! Bu nasıl bir kalabalık nefes alamıyorsun (iyimser düşünüp festivalimizin bir otelde değil de açık alanda olduğunu varsayıyorum bu arada). Bir bardak kahve içiyorsun, ikinci bardak, üçüncü bardak konu ile ilgili hiçbir fikrin yok. Daha fazla kahve deneyemeyeceğini fark ediyorsun ama içtiğim şey üçüncü dalgaysa diyorsun içinden e bu güzel bir şey değilmiş ki. Dur bakalım workshoplar varmış onlara katılalım diyorsun ardından. İlkinde yer bulamıyorsun, ikincide yer bulamıyorsun rezervasyon yapman lazımmış meğer. Ama bir tane workshopta kapının ağzında kendine yer buluyorsun sonunda. Barın arkasında bir tane barista. Bilmem ne şampiyonu, bilmem ne kavurucusu çok acayip bir ağabeyimiz/ablamız. Başlıyor bir şeyler anlatmaya söylediği lafların yarısından çoğu terim veya yabancı kelimeler. Arada ‘bilmiyorum İngilizce biliyor musunuz?’ tıhlamalarını vs. es geçip bir şeyler öğrenmeye çalışıyorsunuz ama workshopu terk ederken öğrendiğiniz tek şey sizin kahveden anlamayan cahil bir embesil olduğunuz! Bir daha herhangi bir coffee shopun kapısından adım atmamaya yemin ederek alanı terk ediyorsunuz.

 

Gelelim en heyecanla beklediğim kısma. Haydi organizatör olalım. Bir tane boş alan bulup orayı kiralıyoruz. Posterlerimizi bastırıyoruz. Ahbap çavuş ilişkisi içinde workshoplarımızı planlıyoruz ve başlıyoruz mantar gibi açılan (çünkü bir rivayete göre kahve işinde para var) coffee shopları gezmeye. Vaatlerimizi sıralıyoruz, etkinliğimizin prestijinden, shoplara sağlayacağı PR’dan vs. bahsedip stant kiralamaya uğraşıyoruz. Fakat bir problem var: kimse katılmak istemiyor. Nasıl ki coffee shoplar mantar gibi açılıyor, festivallerde ardı ardına düzenleniyor. Aynı şehirde aynı tarihlerde aynı anda düzenleniyor çünkü. Hangi birine katılayım, hangi birine o paraları vereyim diyorlar. Başlıyoruz zincir kahvecileri gezmeye. İçinden diyorsun ki adamların zaten bu işler için hazır standları- alt yapıları vs. var. Bu işi prestij meselesi olarak görüp meydanı boş bırakmamak ve o festivali domine etmek gibi bir prensipleri var ben buradan yürürüm. Araya da birkaç lokal dükkân soktum mu, tamam bu iş. Davetiyeleri de bastırıyoruz, sıra kontenjan ayarlamaya geliyor. Acaba kaç bilet satışa çıksın diye tam düşünmeye başlarken içimizden bir gülme geliyor. Kontenjan mı? O da ne ki? diyorsun. Etkinlik tarihine kadar kaç bilet satarsam kontenjan odur diyorsun. Alanın kirasını ödedin, daha kapılar açılmadan stant kiralarını da topladın. Artık bana müsaade dememen için önünde hiçbir engel kalmadı. Festivale destek verip vermemek senin bileceğin iş artık.

 

Artık toparlayalım. Lokal coffee shoplar şu an Türkiye’de gerçekten zor durumdalar. Tonlarca problemleri var ve bunların bir kısmına kendileri sebep oldu veya oluyor. Bir kısmına da tedarikçilerinin koyduğu fahiş fiyatlar vs. sebep oluyor. Şu an ortalama bir coffee shop’un en büyük derdi ne çekirdek çeşitleri ne de kullandığı ekipmanın kalitesi. Tek derdi kirayı ödeyebilmek! Lokal coffee shopların yaptığı yanlışlar ayrı bir yazı konusu olacak kadar uzun. Dolayısı ile burada değinmek konuyu amacından saptırır. Kahve festivallerine dönecek olursak da ziyaretçilerinin büyük çoğunluğu alandan mutsuz ayrılıyor ve daha sonra lokal dükkanlar yerine zincir kahvecileri tercih etme ihtiyacı duyuyor. Aslında teker teker isim vermek niyetim vardı ama sadece sayı vermekle yetinelim yazı daha fazla uzamasın. Çok kısa bir Google araştırmasıyla üç büyük şehrimizde son iki yılda toplamda 9 festival düzenlendiğini gördüm. Kahve tek başına yetmemeye başlamış müzikle birleşmiş, tatlıyla birleşmiş ama yine de düzenlenmiş. Organizatörlere sormak istiyorum festivalinizde insanlara ne kattınız? Üçüncü dalga ile haşır neşir olan ev kullanıcıları neden sizin etkinliklerinizi ziyaret etme ihtiyacı duymuyor? Ne yenilik getiriyorsunuz kahve alemine? Yurtdışındaki festivallere hiç mi bakmıyorsunuz?

 

Kahve festivalleri Türkiye’de nitelikli kahveye ulaşmamızın önündeki engellerden sadece birisidir. Bu festivaller kendi bacaklarına sıktıklarının henüz farkında değiller. Lokal dükkanlara ise naçizane tavsiyem insanları hor görmeyi bırakıp, yapacakları tasarruf planlamalarında çekirdek kalitesini bir kalem olarak görmeden insanlara yaptıkları işi anlatmalarıdır.