Er ist wieder da / Bak Kim Döndü

Please log in or register to like posts.
News

Zaman öldürmek diye bir deyim var, bilirsiniz. Sanki öylesine çok miktarda sahip olduğumuz değersiz bir şeymiş gibi, bir de onu “öldürmek” için yer ararız. Tabiatımıza ters şeyler yapmaya bayılan varlıklar olduğumuzu her fırsatta görmek mümkün. Velhasıl, zamanın oldukça kıymetli olduğunun farkında olduğunu düşünen (yada öyle olduğunu varsayan) biri olduğuma inanan biri olarak, yine de dolduramadığım boş zamanlarım oluyor. Muhtemelen tembellikten, gerekli vasıflara sahip olmamaktan ileri gelen bu sanal zaman bolluğu durumlarında aklımın kıyısında köşesinde “çerez” veya popcorn olarak kodlanmış filmleri izliyorum. Bu sabah tahmin ettiğimden çok daha erken uyandığım için -ki genelde hiç huyum değildir- yine aklımın kıyısındaki bu kütüphaneye bir göz gezdirdim, sadece fikrinin ilginçliğinin beni cezbettiği Er ist wieder da filmini izlemeye karar kıldım.

Filmin ne hakkında olduğuna ufaktan değinip birkaç gözlemimi aktarmadan evvel söylemek istediğim bir şey var. Filmi izlerken belli bir yere kadar, bunun bir çerez eğlencelik olduğu kanısından yola çıkarak aynı anda başka şeylerle meşgul oluyordum. Ama spesifik olarak belirtemeyeceğim kadar sezemediğim bir noktada kendimi tamamen filme odaklanmış bir şekilde buldum. Demem o ki, ben büyük bir hatayla başladım bu filme. Evet bu bir “kült eser” değil yada “bir film izledim hayatım değişti” geyiklerine sebep olacak bir film de değil, hem de hiç değil. İngilizce’de tınısı ve anlamı çok hoşuma giden bir kelime var, reminder. Türkçe’ye “hatırlatıcı” diye çevirip geçemeyeceğimiz, geçmememiz gereken bir kelime bence. Zaten orada, bilincin içinde olan bir şeyi ama her nasılsa biraz gerilerde kalmış bir şeyi tekrar çıkarıp tozunu almak gibi düşünmeliyiz. Akıllı telefonlarımızı, arkadaş buluşmalarımızı, çok önemli işlerimizi birkaç saatliğine bir kenara bırakıp unuttuğumuz bazı şeyleri tekrardan işaret eden bir film Er ist wieder da. Kara mizahın meramı da bu değil midir zaten?

Filmin hikayesi şöyle; Adolf Hitler 1945 yılında sığınağında (Führerbunker) saklanırken kendini bir şekilde 2014 yılında bir çocuk parkında buluyor ve böylece Üçüncü Reich İmparatorluğu‘ndan Modern Federal Almanya’ya geçişin şokunu yaşarken bir yandan da kendisini tanıtma çabasına giriyor. Haliyle kendisine kimse inanmıyor, halk onu önce akli dengesini yitirmiş biri sonrasında ise çok yetenekli ve dersini çok iyi çalışmış bir komedyen zannediyor. Fakat kendisi de içinde bulunduğu durumun gerçekliğini reddetmek yerine hızlıca durumu kavrayıp biraz da aptalı oynayarak, tez elden kendisini bir şekilde halka kabullendirip hak ettiğini düşündüğü Führerlik makamına kavuşmak istiyor. Pek orijinal değil, değil mi? Tamam bir büfede sabahlayıp gazeteleri okuyup bilgi edinmesi esnasında yakın gözlükleriyle bizim emekli albaylar gibi Sözcü okuyan bir Hitler görmek komik, kabul ediyorum. Ben de ilk bakışta, tıpkı sizin şu anda yaptığınız gibi, meh demiştim. Meh, yani, ee? So what? Hitler üzerine yeterince parodi, ironi, taşlama, mizah yapılmadı mı? Hatta bunların en iyisini The Great Dictator filmiyle Charlie Chaplin yapmadı mı?

İşte burada tüm bu meh unsunlar içinde, popcorn olarak da olsa şu filme bir bakayım dedirten ve beni cezbeden fikir var. Bu film, bir Alman filmi. Hem de tür kısmına komedi dışında hiçbir türü yazmayacak kadar “Ben kara mizahım” diye bağıran bir film. Gerçekten de bunları göz önünde bulundurarak baktığınız zaman ilk 30 dakikası size yeni olan hiçbir şey vaat etmeyen bir film. Burada ufak bir paraf açmam lazım.

Her ne kadar “Film İncelemeleri” gibi bir kategori içinde dursa da bu yazı, ben film incelemesi/eleştirisi kısmını oldukça ciddi ve derin bir alan olarak görüyorum. Bir inceleme veya eleştiri yazısı yazmanın da oldukça yoğun çalışmalar sonucunda mümkün olacağını düşünüyorum. Bu sebeple benim buradaki amacım bir eleştiri ya da inceleme yazısı yazmak değil, detaylara girmeden (yani spoiler yok, gönül rahatlığıyla okuyabilirsiniz!) bir tanıtım yapmak ve filmle ilgili dikkatimi çeken birkaç şey hakkında yorum yapmaktan ibaret.

Öncelikle biraz künyesine bakalım filmin. Filmimiz Er ist wieder da, Timur Vermes‘in aynı adlı kitabından uyarlama. Filmin yönetmeni David Wnendt‘in beyaz perdeye taşıdığı bu kitap Almanya’da aşırı popüler olmuş ve haftalarca bestseller rafından düşmemiş. Adolf Hitler‘i de muhtemelen Dark‘tan Ulrich Nielsen olarak tanıyor olabileceğiniz çiçek gibi abimiz Oliver Masucci canlandırıyor. Yalan yok; Timur Bey, Hitler üzerine çok iyi çalışmış. Filmde de karakterin oluşturulması hususunda büyük oranda yakalanmış bu başarı muhtemelen referans eserdeki bu çalışmaya dayanıyor. Bu başarıdan bahsederken, büyük oranda diyerek gölgelememin belli başlı birkaç sebebi var ki bu sebeplerden biri hikayede aslında göründüğünden daha çok yer kaplıyor. Parodi ve ironisini gerçeklik üzerinden kuran bu eser, bence bilinçli olarak bir şeyi es geçmiş. Ki benim eleştirim de bu bilinçli kararın bana göre yanlış olmasından ötürü. Filmin fragman ve tanıtımlarında kullanıldığı için bahsetmemde sakınca olduğunu düşünmüyorum. Hitler, filmde bir köpeği öldürüyor. Dünya’da insanların inandığının aksine saf iyi ve saf kötü diye bir şeyin olmadığını artık birçoğumuz fark etmişizdir diye düşünüyorum, bu sebeple birazdan söyleyeceklerimin alakasız bir şekilde Hitler propagandası veya Nazi Almanyası güzellemesi olarak anlaşılmayacağını varsayıyorum. Hitler‘in bir köpeği öldürmesi neden bu filmi eleştirmeme sebep olan bir şey? Hele ki milyonlarca insanı canice katletmiş biri söz konusuyken? Evet, Hitler milyonlarca insanı acımasızca ve sistematik bir şekilde, toplama kamplarında Auschwitz-Birkenau‘da, gaz odalarında katletmiş bir diktatör. Fakat kötü imgesini kuvvetlendirmek için elde bu kadar materyal varken, gerçek-dışı bir materyale başvurmak ister istemez elimizdeki eseri gerçeklik bağlarından sıyırıp karikatürize edilmiş bir versiyona doğru sürüklüyor.

Hitler, değişimi sabırsızlıkla bekleyen, geniş bir Alman kitlesini cezbeden, güçlü ve son derece iyi bir hatip olmasının yanında aynı zamanda bir vejetaryendi. Hatta tüm bu süreçlerde sürekli yanında bulunan kurmayları (yamulmuyorsam Joseph Goebbels hariç) da vejetaryendi veya vejetaryen olmuşlardı. İnancını kaybetmiş insanlara daha iyi bir hayat, yeni ve muzaffer bir Almanya vaat eden Naziler özellikle işsizleri, gençleri ve alt orta sınıf mensuplarını (küçük dükkan sahipleri, ofis çalışanları, zanaatkarlar ve çiftçiler) hedefliyordu. 1932 yılında diğer tüm partileri geçerek %33 oy alan Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi, 1933 yılıyla birlikte Weimar Cumhuriyeti olarak bilinen ülkenin başına geçti. Dolayısıyla demem o ki 1933 yılında şansölye (hükumetin başı) olan Hitler, Weimar Cumhuriyeti‘ni feshedip Üçüncü Reich İmparatorluğu‘nu ilan edene kadar bir süre bir cumhuriyet dizgesine hükumet ettiler. Hitler‘in bu dönemde yaptığı ve neredeyse tüm çevreler tarafından “komik” bulunan bir siyasi uğraşı vardı. Dönemi düşünürsek, zengin beyaz erkeklerin en afili hobisi (bugünün golf oynanması gibi) ava çıkmaktı. Politikacılar dahi önemli görüşmelerini ava çıkarak yaparlardı bazen, hatta İngiliz hükumetlerinin av partilerinde kurulup devrildiği rivayet edilir. Böyle bir dönem içerisinde Hitler‘in komik uğraşı, hayvan haklarıydı. Size de komik geldi değil mi? Hitler‘e oy veren Almanlar için bile komik bir şeydi bu. Birinci Dünya Savaşı ardından harap olmuş bir ekonomi, nüfus sorunu, büyük işsizlik, etkisini olanca dehşetiyle sürdüren Büyük Buhran (1929), bugün bile hala bahsedilen ve derslerde okutulan ünlü Alman enflasyonu, Avrupa‘daki Sovyet tehdidi gibi majör sorunlar Almanya’nın tabiri caiz ise boğazına çökmüşken bir manyak çıkıp hayvan hakları konusunda düzenlemeler getiriyordu.

Filmde de referans verilen ve “Geçmişte de O konuştuğunda herkes O’na gülmüştü!” cümlesiyle anlatılan Hitler‘in komik uğraşlarının en başında bu hayvan hakları süreci yer alırken, filmde bu kısmın es geçilmesi, hatta es geçilmesinden ziyade buna tezat bir tablo oluşturulmasını garipsedim. Ha bu nokta bizim bir başka şeye şahit olmamıza yarıyor filmde, o başka bir konu. Ben sadece seçilen bu kancanın, gerçeğe yakın başka bir şey olmasını dilerdim. Çünkü film bize şunu çok iyi şekilde aktarabiliyor: Bir kişi komikse ve popülerse, söylediği şeyler ne kadar yuvarlak olursa olsun, en ufak haklılık payında insanların ilgisini ve kalbini kazanabilir. Bu kişi Hitler olsa dahi. Filme geri dönelim. Hitler, aynı Hitler. Yine aynı argümanları kullanıyor, olanca milliyetçi söylemlerine devam ediyor. TV’ye çıkmasını sağlayan kanalın metin yazarları Yahudiler ile ilgili ırkçı şakalar yazıyorlar ve kanal yetkilileri bunlara gülüyor. TV’deki siyahi şakaları, seksist programlardan bahsetmiyorum bile. Tüm bu ana akım iğrençliğin içinde Hitler‘in tepki görmesini sağlayan şey ise ırkçı, yabancı düşmanı, faşist olması değil; köpek öldürmesi oluyor. Hitler‘in bir hayvanı öldürmesi, bir Yahudi’yi öldürmesinden daha çok tepki çeker çarpık modern dünyamızda, filmin iddiası bu. Buna ben de katılıyorum, o başka bir şey. Fakat gerçek ile hiçbir bağı olmayan bambaşka bir absürt nokta yakalanabilirdi diye düşünüyorum. Neyse, geri dönelim. Zeki diktatör, insanların kendisinin rol yaptığını düşünmesine aldırış etmeden bu rolü, yani aslında kendisini oynamayı kabulleniyor. İşte tam olarak bu noktada Er ist wieder da bambaşka bir şey oluyor.

Hitler, önce internette sonra mainstream medyada viral oluyor. Her an hangi ekranı açarsanız açın gördüğünüz bir yüz haline geliyor. Buraya kadar her şey filmin IMDb kartında ya da vizyona girişindeki ufak bilgilendirme kısmında yazılan şeyler, yani filmin vaat ettikleri. Bu noktadan sonra “ne oluyor lan” silsilesi başladı benim için. Hitler kendisine gösterilen ilgi biraz sönümlenince, ufak bir inzivaya çekildi ve ikinci kitabını yazmaya başladı. Evet, evet Mein Kampf‘tan (Kavgam) sonra ikinci kitabını yazıyor. Kitap, aslında bir günlük ve filmin başladığı noktadan başlıyor. Haydaa dediğinizi duyar gibiyim, ama bitmedi. Kitabın kapağı, filmimizin afişiyle aynı; bununla da yetinmeyip hikayenin iyice hızlanıp tırmanmaya başladığı noktada aynı afiş ve aynı isimle bir de kitabı filmleştirmeye başlıyorlar. Bu süreçle paralel ilerleyen politik aksiyonların neredeyse tamamı da filmin geçtiği 2014 Almanya’sı ve Avrupa’nın siyasal-politik atmosferiyle bire bir örtüşecek şekilde bir Nazi propagandasına dönüşüyor. Hikayenin bu etkileyici yönünü kaçırmamak bile başlı başına bu filmi izlemek için bir gerekçe bana göre.

Başta söylediğim gibi bu bir film incelemesi ya da eleştirisi değil, burada oyunculuklar şöyleydi böyleydi demek istemiyorum. Filmin genelinde teknik olarak beni rahatsız eden herhangi bir şey görmedim, bu konuda da bir otorite değilim zaten. Sadece dikkatimi çeken ufak birkaç şeyden bahsetmek istiyorum. Hitler ile ilgili yapılan en ünlü filmlerden biri de 2004 yapımı Downfall/Untergang filmi. Filmi izlememiş olanların dahi görünce hatırlayacağı, çok ünlü bir sahnesi var. Çok estetik olarak kurulmasının yanında görüntü yönetmenliği açısından da oldukça başarılı bir sahne bu. Yıllarca internette dönmesinin yanında sayısız montaj ve uyarlaması da yapılmış bir sahne, sahnenin kendisi filmden daha popüler dersek yalan olmaz sanırım. Er ist wieder da‘da da sanırım yönetmenin sihirli dokunuşuyla çok zekice bir karar verilmiş ve Downfall‘un bu ikon sahnesi bire bir tekrardan uyarlanmış. Fakat bu kez sahnenin karakter unsurları tamamen değişmiş, bu da bu yapılanı zekice bulmamın sebebi. Ayrıca görüntü yönetmenine de bir avuç alkış atmak lazım bu sahnedeki başarısı için. İki sahnenin karşılaştırmalı halini de aşağıya bırakıyorum merak edenler için. Videoda sahneleri eşlemek ve senkronu kaybetmemek için çeşitli duraklatmalar var, onları görmezden gelin lütfen. Bir de not düşeyim. Filmi izlerken sonuna dikkat edin, final sahnesi geçtikten sonra Hitler bir şehir turu yapıyor. Bu sahne tasarlanmış bir sahne değil. Baya Hitler şeklinde giyinmiş bir adam arabayla şehir turu atıyor aslında, ortada kamera falan yok. Tamam insanlar orada oturanın Hitler olmadığını sadece onun gibi giyinmiş biri olduğunu biliyorlar belki ama yine de bu görüntüye karşı verdikleri tepkilere dikkat edin lütfen. Sizi bu video ve fragmanla baş başa bırakmadan önce iğneleyici hatta münasebetsiz bir mizahla dolu, fakat muhteşem derecede ironik bir sonla biten bu filmden bir replikle uğurlamak istiyorum.

Havayı ciğerlerime çektim… Ve sessizliğe bir ses verdim.

Şurada biri duruyor. Elinde de bir mukavva var. Üzerindeyse okumayı isteyeceğimi düşündükleri bir yazı var. Yazı… bir espri. Yabancılarla ilgili bir espri.

Peki size sorarım, yabancılar hakkında espri yapmak niye? Evinize fare girmişse palyaço değil, onu yok edecek birini çağırırsınız.

Otel odamdaki televizyon incecik. İnsan yaratıcılığının bir mucizesi. Peki bu televizyonda neler yayınlanıyor?

Sadece çöp.

İnsanlar zor zamanlarında basit eğlenceler isteyebilir, anlarım. Biz de bu nedenle 1944 yılında Die Feuerzangenbowle diye iğrenç bir film çektirmiştik. Ama şu an, insanları böylesi deli saçması programlarla cezalandıracak kadar zor zamanlarda mıyız? Peki nasıl bir ülkede yaşıyoruz?

Çocuklar yoksul.

Büyükler yoksul.

İşsizlik.

Tarihte görülmemiş derece doğum oranı düşüklüğü.

Şaşırmaya gerek yok. Bu ülkede kim çocuk büyütmek ister ki?

Bir uçurumdan aşağı yuvarlanmış gidiyoruz. Ama bunun farkında değiliz. Çünkü televizyonlarda bu uçurumdan hiç bahsedilmiyor. Yemek programı izleyip duruyoruz.

Bu televizyonla kavgam devam edecek. Ta ki o uçurumu gösterip, önlemimizi alana dek.

Bir başka yazıda görüşmek üzere!

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

code

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.