Teknolojinin her şey olduğu bir çağda, teknolojinin bu noktaya gelmesine birçok katkı sağlamış birinin yaşadıkları elbette film yapımcılarının ağzını sulandıracaktır. Teknoloji öyle bir şey ki, en az dinde olduğu kadar muhafazakar insanları karşınıza alıp bir şeyler anlatmak çoğu zaman ATP israfından başka bir şey değil. “jOBS” filmi de neredeyse takım tutar gibi milyonların sevip saydığı, bilgisayar teknolojilerinin bugünlere gelmesinden büyük rol oynayan Amerikalı bir iş adamı hakkındaki, 2013 yapımı biyografik bir film.

Steve Jobs hakkında üç aşağı beş yukarı fikir sahibi hiç kimsenin filmi sevdiğini görmedim. Ben de filmi izleyince anladım ki haksız değiller. Dilim döndüğünce anlatmaya çalışayım. Mümkün mertebe filmde atlanan detaylara değinip, neden böyle kötü bir film izlediğimi belgelerle ispatlamaya çalışacağım. Ya da çalışmam, bilemedim şimdi 🙂

Steve Jobs, evlatlık olarak büyüyen bir Amerikalı. Çocukluk döneminde ilgisini çeken ve filmlerde odanın tamamını kaplayan bilgisayarları görünce aklı çıkan bir teknoloji tutkunu. Teknolojiye olan tutkusunu da 10 yaşındayken NASA’da zaman paylaşımlı bilgisayara borçlu. Yanlış hatırlamıyorsam, zaman paylaşımlı bilgisayarlarda ALU denilen aritmetik işlem ünitesinin bulunduğu bir kasa olur ve kasaya sadece bir giriş (mesela klavye) ve bir de çıkış aygıtına (mesela yazıcı) sahip aptal terminaller bağlanır. Ana makine işlemleri aptal terminallerden alıp sırayla yapar ve çıktıları yollar. Eğer yanılıyorsam lütfen yorum bölümünde düzeltin, dediğim gibi emin değilim. Bu başlangıçtan sonra Jobs, henüz 12 yaşındayken HP’den yetkili bir abiye benzeyen biriyle telefonda görüşerek bilgisayar teknolojilerine çok meraklı olduğunu ve onlardan hem fikir hem de malzeme istediğini dile getirir. HP ikisini de verir.

Elektronik ve bilgisayar üzerine merak ettiği her konuya eğilen Jobs, üniversite yıllarında, okulun ona dünyayı değiştirecek şansı tanımayacağına inandığı için okulu bırakır ve sadece ilgisini çeken derslere girmeye başlar. Mesela filmde bu durum üstün körü anlatılırken bilgisayar dünyasında kaligrafi ve fontların önemi üzerine neredeyse hiç konuşmazlar ama size şu kadarını söyleyeyim; Steve Jobs’un kaligrafi takıntısı olmasaydı bugün demesek de büyük ihtimalle 2000’li yıllara kadar ekranda “O” kadar yer işgal eden “I” harfleriyle meşgul olacaktık. Bunun standart hale gelmesinin, onlarca standardın oturtulmaya çalışıldığı bir dönemde ne kadar güç olduğunu tahmin edebilirsiniz sanırım.

Bir diğer konuya gelirsek, filmde çat diye bilgisayar üreten Steve Jobs ve Wozniak ikilisi, üretim aşamasından önce gerekli parayı Blue Box dedikleri bir sinyal jeneratörüyle kazanırlar ki yaptıkları şey hırsızlıktan başkası değildir. Onu da şöyle anlatayım efendim: santraller analog sistemlerle yönetilirken hat alma işlemleri için bir takım özel frekanslar belirlenir. Woj ve Jobs da bir makalede böyle bir yazıyı okuyunca olabilirliği hakkında görüşürlerken, Steve Jobs’un deyimiyle kütüphanenin son rafının son kitabı olarak hizmet veren şirketin teknik bültenini bulurlar ve hack başlar. Dönemin neredeyse en iyi çalışan ve en sorunsuz kutusunu yapmayı başarırlar. Kutular o kadar iyi çalışır ki deneme yapmak için ABD Başkanı sıfatıyla dönemin Papa’sını bile arayıp “şaka” yaparlar. Bu kutuları 150 dolara satan ikili kendi bilgisayarlarını yapmak için özel eşyalarını satmak zorunda kalacaklardır hatta. Bu konuya filmde hiç değinmezler. Jobs oldukça örnek bir birey olarak lanse edilir ki gerçekle uzaktan yakından alakası yoktur. Böyle bir şeyin Jobs zamanında Apple için yapıldığını bir düşünün lütfen. Apple dediğimiz şirket, mobil cihazlar için yatay ve dikey olarak ekranın ortada olduğu tasarımın telifini alıp önüne gelen her şirkete dava açan bir teknoloji devine dönüşürken Steve Jobs kendi köklerini nasıl bu kadar görmezden gelmeyi başardı acaba. Yaratılan ekosistemle yeni Apple’ların çıkışındaki en büyük engel ironiktir ama yine Apple’dır.

Steve Jobs’la yapılmış çok fazla, detaya giren röportaj yok maalesef. Birkaç sene önce, Triumph of the Nerds belgeselinde kullanılmak üzere Steve Jobs’la yapılıp 10 dakikası kullanılan röportaj kaydının tamamı bulundu ve Steve Jobs: The Lost Interview adıyla DVD olarak satıldı. Türkçe altyazılı versiyonunu da birçok yerde bulabilirsiniz. Teknolojiyle ilgili olup olmamanız önemli değil, mutlaka o kaydı bulun ve izleyin. Eminim size de birçok yerde “vay be” dedirtecektir.

Filmde inanılmaz bir tutkuyla işine bağlı olan Jobs’un motivasyonunun ne olduğu açıklanmaz. Karşımızda sadece en yakın arkadaşlarını bile gözünü kırpmadan kovabilecek canavar bir patron imajı çizilir. Sözünü ettiğim röportajda neden böylesine bir yönetim anlayışını seçtiğini çok güzel bir şekilde anlatıyor. Ayrıca röportajı yapan gazetecinin neden bu sistemler üzerine bu kadar büyük bir hevesle kafa yorduğunu sorunca bana göre Steve Jobs efsanevi bir cevap verir. Çünkü kaydın alındığı 1995 yılında bilgisayarı kullanan çok küçük bir kesim vardır ve Steve Jobs’un sözünü ettiği gelişim belki bir sonraki 20 yılda bile geçerliliğini sürdürecektir.

Efendim cevap şu: Gençken Scientific American dergisinde okuduğum bir yazıda canlıların hareketlerindeki verimliliği işleniyordu. Ayılar, şempanzeler, rakunlar, balıkların hareket etmek için ne kadar kalori harcadığına ve ne kadar verimli olduklarına bakılıyordu. En verimli canlı kondor (bir tür akbaba) olmuştu. İnsanlar da ölçülmüştü ve listenin çok altında kalıyorlardı. Ama bisiklet kullanan insanlar kondor da dahil her canlıyı açık ara geride bırakıyordu. Bu beni çok etkiledi.

Biz insanlar araç üreterek doğuştan gelen yetenek ve sınırlarımızı aşarız. Tarihe baktığımızda bilgisayarlar en büyük, en etkileyici aracımız olarak hatırlanacak. Bu yüzden bu icat şekillenirken doğru zamanda, doğru yerde doğup büyüdüğüm için kendimi çok şanslı hissediyorum. Üstelik daha yolun başındayız. (Bölümü çevirmeye üşendiğim için amirimden çaldım)

Dünyayı değiştirme kısmına gelirsek Steve Jobs’un bakış açısı beni daha çok şaşırmıştı. Yazılımın bizim için ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalışan Jobs, daha iyi anlaşılmak adına şöyle bir örnek verir. Mesela rakiplerinizin Sony ya da Philips olduğu bir bir CD Player piyasasına rakip bir ürün sunarken, ürettiğiniz ürünün diğerlerinden üstünlüğü ne kadar olabilir? Tasarım ve özellikleri işin içine kattığımızda bu oran %4 – %5 ‘i geçmez. Ama yazılım gibi hayal gücümüzle sınırlı bir üretim ortamında sizin ürününüzün rakip üründen %400 daha iyi olmasına engel hiçbir şey yok. Üretimin her şey olduğu dünyamızda bu farkı görebileceğiniz ikinci bir sektör yok. İşte bu yüzden hayatımızı kolaylaştıracak araçlar dünyamızı değiştirecek.

Sen, değerli okuyucuyu sıkmamak namına Steve Jobs’un Xerox’tan çaldığı grafik temelli kullanıcı arayüz fikrine hiç girmiyorum bile. Ama şöyle de bir şey var, Steve Jobs’un hayatına ilişkin bu ayrıntıları biliyorsam yapımcılar Allah bilir neleri neleri biliyorlardır. Ama “Yenia  Ayporumla Selfie Keyfieeaaa” seviyesindeki bayan kişilere de hitap etsin diye kırpa kırpa çektikleri için ortaya hem camiden hem de kiliseden olmuş bir yapım çıkmış. Eğer bu filme ilişkin bu yazıyı sonuna dek okuyacak kadar -benim gibi- deliyseniz bu film yerine mutlaka Pirates of Silicon Valley filmini izleyiniz.

Trailer falan da koymuyorum yazıya, ekran görüntüsü de. Sitede yaptığım en büyük şımarıklık bu yazı sanırım. Daha fazla okurla yüz göz olmadan bitireyim yazımı. Hadi sağlıcakla kalın efendim.

Jobs (2013)
Jobs poster Rating: 5.9/10 (78,339 votes)
Director: Joshua Michael Stern
Writer: Matt Whiteley
Stars: Ashton Kutcher, Dermot Mulroney, Josh Gad, Lukas Haas
Runtime: 128 min
Rated: PG-13
Genre: Biography, Drama
Released: 16 Aug 2013
Plot: The story of Steve Jobs' ascension from college dropout into one of the most revered creative entrepreneurs of the 20th century.