Ernest Hemingway bir yazısında şöyle der: ‘Dünya güzel bir yer ve de uğruna savaşmaya değer.’ Ben cümlenin ikinci kısmına katılıyorum.

Öncelikle belirtmem gereken şey, bu bir film eleştirisi değil ve teknik yada hikaye bağlamında bir kritik amacı gütmeden yazılan, yegane amacı çok beğendiğim bir film üzerine sohbet etme fırsatını muhatapsız ve sözsüz bir şekilde değerlendirmek. Sıradan bir izleyici gözüyle, ki nitekim öyle olduğumdan bunu yapmakta çok da zorlanacağımı zannetmiyorum, 2 saat 7 dakikalık bu başyapıt bana neler düşündürdü ve bu başyapıt hakkında neler söylenebilir ise bu noktaya bir çentik atıp ilerideki su birikintilerine küçük çakıl taşları atma yolunda ilerleme niyetiyle ufak sohbetimize başlayalım isterim.

 

post_0304_26

Bu ne yapacağını bilememe heyecanı ile karalanan girizgah sonrasında söz konusu filmimize bir göz atalım. Se7en, 1995 yapımı bir David Fincher filmi. David Fincher, Hollywood sinemasının usta yönetmenlerinden biri. Birçok eseri ‘kült’ denip başucu filmi olan ve bana göre de bu pohpohlanmayı hak eden filmler. Kendisinin The Girl with the Dragon Tattoo (Ejderha Dövmeli Kız, 2011), The Social Network (Sosyal Ağ, 2010) gibi dönemlik olarak çıtaları aşıp popüler olan fakat sonra pek de hatırlanmayan filmlerinin yanında The Curious Case of Benjamin Button (Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi, 2008), Gone Girl (Kayıp Kız, 2014), Fight Club (Dövüş Kulübü, 1999) ve bu yazıya konu olan Se7en (Yedi, 1995) gibi dillere destan ve sadece isimleri görülüp duyulduğunda bile birçok insanın yüzünde haz ifadesi bir gülümseme bırakan, tadından yenmeyecek filmleri de var.

Fincher abimizin filmlerinin afişleri

Fincher abimizin filmlerinin afişleri

Şimdilik yeterince Fincher övdüğüme göre konumuza dönebiliriz. Filmde herkesin tanıdığı ve sevmeyeninin pek az olduğu Brad Pitt (Dedektif David Mills), Amerikan sinemasının yaşayan efsanelerinden biri olan Morgan Freeman (Dedektif William Somerset) gibi oyuncuların yanında bu filmin çekildiği 1995 tarihinden çok çok sonraları Iron Man serisinden aşina olduğumuz Gwyneth Paltrow (Tracy Mills) gibi oyuncular da yer alıyor.

Film biraz uzaktan bakıldığında neredeyse klişe sayılabilecek bir polisiyeyi andırıyor. Emekliliği yaklaşan tecrübeli bir dedektifin (Somerset) yerine atanan heyecanlı fakat toy bir genç dedektifin (Mills) karşı karşıya oldukları bir seri katil hikayesi. Hangi şehirde yada hangi yılda hangi zaman diliminde geçtiğini bilmediğimiz bu polisiye kurgunun neredeyse bir efsane diyebileceğimiz bu noktaya gelmesinin sebebi de bu aslında, yola çıktığı bu klişe nokta da dahil Hollywood sinemasına dair tüm polisiye klişelerini anbean yerle yeksan eden hikayesi ve kurgusu.

Yalnız uyarayım. Yazının devamı seyir zevkini olumsuz yönde etkileyecek ve ‘Abi n’aptın biz bu filmi izleyecektik ama!?’ dedirtecek derecede spoiler (filme dair detay) içerir.

Hristiyan inancına göre insanın kati suretle uzak durması gereken hatta cehennemde her biri için ayrı katların olduğuna inanılan 7 büyük ve ölümcül günah vardır.

  • Gluttony (Oburluk)
  • Greed (Açgözlülük)
  • Sloth (Tembellik)
  • Lust (Şehvet)
  • Pride (Kibir)
  • Envy (Kıskançlık, haset)
  • Wrath (Öfke)

Bu 7 günahın, filmin isminden de anlaşılacağı gibi filmin hikayesinde çok büyük bir yeri var. Seri katilimiz John Doe (Kevin Spacey) fanatik bir dindar olmasından mütevellit bu 7 günahı baz alarak cinayetler işliyor. Kevin Spacey ve rolünü, yukarıda cast kısmından bahsederken yazmamamın belli bir sebebi var. Filmin çekim süreci devam ederken rivayetlere göre Kevin Spacey, oynadığı karakterin yapısı ve senaryodaki gizeminin gerektirdiği şekilde afişte isminin veya yüzünün olmamasının çok daha doğru olacağını yönetmen Fincher beye iletmiş, Fincher ve senaryo ekibi de ikna olmuş. Hatta yapımcı şirketin yetkilileri, bu durumun filmin tanıtımını olumsuz etkileyeceğini ve Spacey gibi bir aktörün amiyane tabir ile ‘ekmeğini yiyemeyeceklerini’ söylemişler ama fayda etmemiş. Aslında bu hususta (en azından film henüz gösterime girmemişken) haksız da sayılmazlar, çünkü 1995 yılı Hollywood için gayrı resmi Kevin Spacey yılı sayılabilir. Aynı yıl The Usual Suspects (Olağan Şüpheliler, 1995) gösterime girmiş ve büyük ilgi görmüştü, özellikle Spacey’nin oyunculuğunun inanılmaz parladığı bu filmin akabinde Se7en’ın tanıtımında Spacey’nin de isminin olması konusunda yapımcı şirketin bu kadar ısrarcı olması anlaşılabilir bir istek.

seven-il-male

Filme geri dönecek olursak, filmin final sahneleri hariç tamamı oldukça karanlık ve basık bir atmosfere sahip. Sepya-kahverengi renklerin hakim olduğu, karanlık, sürekli yağmurlu ve iç karartıcı bir hava ve mekan konseptinin benimsendiği filmde bu unsurlar, mükemmel denebilecek bir uyum içinde kullanılmış. Benim çok hoşuma giden bir başka detay da şehir resmedilirken sürekli ve rahatsız edici bir gürültü tuvalinden faydalanılması. Yok hayır, herhangi bir distopyadan bahsetmiyorum. Çoğumuzun aklına ilk 5 (hatta elimiz değmişken 7) madde içerisinde gelmese de gürültü, ‘büyük şehir’ kavramı ile tümleşik bir yapıya sahip ve bence bu rahatsız edici gürültünün fon olarak çoğu zaman kullanılması filmin gerçekçi atmosferini iliklerimize kadar hissetmemizi sağlıyor. Bir gerilim filminin asli unsuru olan bu karanlık ve kaotik fon, diğer gerilim filmlerinin aksine absürt ve monotonlaşan bir şekilde kullanılmamış. Bu da pek tabii yönetmen David Fincher’ın sihirli dokunuşları olsa gerek.

Her sokak köşesinde, her evde, ölümcül bir günah görüyoruz ve mazur görüyoruz. Mazur görüyoruz çünkü sıradan, çünkü olağan. Sabah, öğle ve akşam mazur görüyoruz. Hayır, artık olmaz. Ben örnek teşkil ediyorum ve yaptığım şey şaşırtacak, incelenecek ve izlenecek… Sonsuza dek…

Hikaye hakkındaki düşüncelerime geçmemek için kendimi zor tutarken birkaç ufak şeyden ve karakterlerden bahsetmek istiyorum. Filmin başlangıç jeneriği dahi bize ‘bir şeylerin’ geldiğini belli eden cinsten. Dolu dolu hazırlanmış bu jenerik boyunca gösterilen fotoğraflar ve filmin geçtiği mekanlarda çekilen makro-yakın çekim fotoğraflar görsel olarak oldukça hoş duruyor. Karakterler ise çok daha ilginç. Dedektif Somerset yaşadığı büyük şehir gerçekliği ve mesleği gereği tanık olduğu ‘insanlık dışı’ şeylere artık tahammülü kalmadığından emekli olup kırsala yerleşme ve çiftçilik yapma hayalleri kurarken yerine atanan ve dedektif olarak geçireceği son 7 günde ortağı olacak olan Dedektif Mills ile tanışır. Dedektif Mills ise büyük şehirde dedektiflik yapabilmek için çok çabalamış ve hayata dair umutlu olan, alaycı, biraz tez canlı ve yeni evli bir dedektif. Aslında film boyunca Mills, bana Somerset’in tezatı gibi göründü. Karakteristik olarak Somerset ne ise Mills, o değildi. Film boyunca bu iki karakterin arasındaki diyaloglar da bu sebepten bir hayli ilginç. Somerset, bu ‘insanlık dışı’ manzaraların aslında tam da insanlık dediğimiz şeyin rutini olduğunu ve bundan bıktığını, artık uzaklaşmak istediğini dile getirdikçe Mills bunun kabul edilmemesi gereken bir düşünce olduğunda diretiyor. Bu eksende tadından yenmeyecek birkaç diyalogları var ki, insan üzerine düşündükçe bizlerin hayatının da Se7en’ın atmosferinden pek de farklı olmadığını görebiliyor. Film boyunca dedektiflerin de kötü karakterimizden çok da farklı düşünmediğini görünce, senaristlerin filmin gerçekçi atmosferine şunu da eklediğini rahatlıkla söyleyebiliyoruz: Bu filmde de tıpkı yaşadığımız gezegende olduğu gibi iyiler ve kötüler ve hatta iyilik ve kötülük kesin çizgilerle ayrılmış saflar değil; dünya siyah ve beyazdan ibaret değildir, çoğunlukla grinin tonlarından meydana gelir.

Duvarda yazan yazı: "Pride" (Kibir)

Duvarda yazan yazı: “Pride” (Kibir)

William Somerset: Umarsızlığın sanki bir erdemmişçesine sahiplenildiği ve öğretildiği bir yerde yaşamaya devam edebileceğimi zannetmiyorum.

David Mills: Sen de farklı değilsin, daha iyi değilsin.

William Somerset: Farklı yada daha iyi olduğumu söylemedim zaten. Değilim. Kahretsin ki ben de buna katılıyorum, tamamen katılıyorum! Umarsızlık çözümdür. Demek istediğim şu; uyuşturucularla kendinden geçmek hayatla başa çıkmaktan, istediğin şeyleri çalmak onları almak için para kazanmaktan, küçük bir çocuğu dövmek onu büyütmekten çok daha kolaydır.

Hikayemiz genel hatlarıyla bir toplum eleştirisi sunuyor bize. Film boyunca gerek diyaloglar ile gerekse de gösterilenler ile insanlara yöneltilen en büyük eleştiri tepkisizlikleri yani umursamaz tavırları. Filmin başlangıcındaki şu olay bile bize durumu özetler nitelikte. Kurban, evin mutfağında iç çamaşırlarıyla yüzüstü yatmaktadır. Mutfağın büyük bir kısmı kurbanın kanıyla kaplanmıştır. Somerset, buzdolabının kapağına iliştirilmiş ve bir çocuk tarafından yapıldığı belli olan resmi görünce olay yerindeki diğer dedektife dönüp sorar: ‘Çocuk görmüş mü?’ Somerset’in bahsettiği çocuk, ailenin cinayetin ortasında kalmış çocuğudur. Diğer dedektif soruya hafif sitem ve kızgınlıkla cevap verir. Ona göre Dedektif Somerset, zaten hep tuhaf sorular sormaktadır ve çocuğun cinayeti görüp görmemesi önemli olmadığı gibi kimsenin umurunda da değildir. Önemli olan ortada bir cinayetin olması ve katilin ele geçirilmesidir. Polisler görevlerini yapmış, katili yakalamışlardır. Olayın bundan sonrası polisi ilgilendirmemektedir. Her şey aydınlanmıştır. Mutlu son. Ama Somerset, resmedilen toplumun aksine her şeyin sebepleri ve sonuçları ile yakından ilgilenmektedir. Bu sebeple seri katilimiz ortaya çıktığında da tüm emniyet teşkilatı katile ‘deli’ gözüyle bakarken, Somerset ise olayın nedenlerine ve olası sonuçlarına değinilmesi gerektiğini düşünen ve katile karşı bu etiketlemeyi yapmanın onu küçümsemek olacağını ve bu davranışın da katili bulmayı yani olayı çözmeyi zorlaştıracağını düşünen yegane kişidir. Hatta filmde Somerset tarafından kurulan şu cümleler bahsettiğim bu eleştirilerin az önce aktardığım olaya nazaran daha direk bir ifadesi: “Kahraman olmak zorundasın değil mi? Bir şampiyon olmak istiyorsun, en iyisi olmak istiyorsun. Şey, sana şunu söylemeliyim. İnsanlar bir şampiyon istemezler. Çizburgerlerini yemek, loto oynamak ve televizyon izlemek isterler.”

Tüm bu karanlık atmosferin ve şiddetin her an her yerde karşınıza olanca vahşeti ile birlikte çıkabileceği modern çağ realitesinin hakim olduğu hikayemizde bolca felsefe ve edebiyata da yer var. Dante’den Hemingway’e birçok isimden alıntıların serpiştirildiği güzel mi güzel diyaloglar filmin gidişatı için süslemeler niteliğinde. Hikayeye dair daha fazla detay verip can sıkmamak adına son birkaç şey söyleyip film hakkında ilginç bulduğum birkaç şeyi paylaşarak yazıyı sonlandırmak istiyorum.

Bu film sürprizli final diyebileceğimiz ters köşe yapan son sahneler furyasının ilklerinden. Finali hakkında hiçbir şey söylemeden, tüyleri diken diken eden her saniyesi etkileyici bir final olduğunu söyleyip bırakmak kafi. Ama şunu demezsem ölürüm, hayatı boyunca kimseye ateş etmediğini söyleyen Mills’in finalde tam 7 el ateş etmesi de güzel bir gönderme olmuş. Filmle ilgili ilginç olan bir başka detay da, katilin evini buldukları zaman Dedektif Somerset’in katilin günlüklerine bakıp “50 kişi 24 saat çalışarak bile bu defterleri 2 ayda ancak okur” demesi. Çünkü o defterler gerçekten katilin günlükleri olarak yazılmış ve 50 kişinin 2 aylık hummalı çalışması sonucunda hazırlanmıştır. Son olarak bu efsanevi ve bir nebze hasta kafa ürünü senaryoyu yazan senarist Andrew Kevin Walker’ın ilk cinayet yani oburluk cinayetinin kurbanı olarak kamera karşısına geçmesi.

se7enlaughter

Sözlerimi noktalarken, Fincher’ın çoğu filmini beğenerek izlemiş biri olarak siz de film izlerken hikayeyi, görselliği, oyunculuğu ve diyalogları soluksuz takip eden insanlardansanız Se7en’ı şiddetle tavsiye ederim. Hatta yukarıda bahsettiğim diğer Fincher filmlerini de ayrı tutmak olmaz, en iyisi hep beraber bir Fincher gecesi düzenlemek.

Se7en’ın fragmanı için buyrun buradan yakın:

 

Se7en (1995)
Se7en poster Rating: 8.6/10 (1,047,788 votes)
Director: David Fincher
Writer: Andrew Kevin Walker
Stars: Morgan Freeman, Andrew Kevin Walker, Daniel Zacapa, Brad Pitt
Runtime: 127 min
Rated: R
Genre: Crime, Drama, Mystery
Released: 22 Sep 1995
Plot: Two detectives, a rookie and a veteran, hunt a serial killer who uses the seven deadly sins as his modus operandi.