Bu yazıdan aylar önce Berhat’ın bana telefon açıp “Ağbi, bir senaryo yazıyorum. Kısa film çekmeyi düşünüyoruz.” dediğini dün gibi hatırlıyorum. “Ne yazdıysan hemen gönder, okumak istiyorum!” diye acele edip, Berhat’ın iki ayağını bir pabuca koyduğumu da… İnsanın etrafında bir “şeyler” üreten birilerini görmek kadar gurur verici çok az şey vardır. Hele hele değer verilen birilerinin böylesine meşakkatli bir işe soyunması ise ayrıca heyecan verici oluyor. Berhat, neredeyse yazdığı her bölümden sonra -sağ olsun- bana mail atmayı ihmal etmedi. Her sahneyi kafamda canlandırıp, yüzümden oluşan gurur kaynaklı tebessümünü unutmam mümkün değil sanırım.

Tabii böylesi bir işten sonra, özellikle de Kafa İzni mutfağından insanların kayda aldığı bir yapım hakkında objektif olabilir miyim bilmiyorum ama bu yazıyı, filmden sonra tarihe not düşmek için yazıyorum dersem daha doğru olur. İnşallah Connected’tan sonra gelecek filmlerin çekimi ve yayınından sonra “Vay be… Bak o zaman bunlar olmuştu değil mi?” demek için yazıyorum sanıyorum.

Yine de sitenin formatından çok da uzaklaşmadan, sizin de mutlaka izlemenizi önerdiğim film hakkında mümkün mertebe spoiler vermeden konuşmak istiyorum. Malum… Dedim ya, yıllar sonra okununca bunları hissettirmiş demek, anıların en güzellerinden biri olacak.

Hayatlarımız, rutinlerimizin toplamı değil de nedir? Peki o ya o sırada yaşananların gerçekliği bizim ne kadar umurumuzda? Ya da anlatıcının da dediği gibi sıradanlığı sebebiyle hatırlamakta güçlük çektiğimiz anılarımıza ne kadar güvenebiliriz?

Sıradan bir cafede başlayan filmimiz, birden çok hayatın dirsek temasları dolayısıyla ne kadar değişebilir? Ya da sözünü ettiğim o rutinleri kıracak en ufak detaylar ne kadar önemli olabilir? Bağlantılar ve bağımlılıklar dolayısıyla ciğerlerde yer bulacak katranı bol bir nefes sigara için istenen bir çakmak, aynı anda kaç hayatı yakacak kadar sıcaktır? Veya bir yüzük kaç hayatın birlikteliğine gebedir?

Kendine has üslubuyla her hayatı bize kendi kahramanının gözünden anlatan Connected, benzeri çok az diyebileceğimiz anlatım tarzıyla bizi bir anda içine çekiyor. Birbiri ardına sıradan bir gün gibi görünen oldukça sıra dışı hayatlar ve bunların ilişkileriyle bize “vay be” dedirtmeyi başarıyor.

23 dakikalık süresine rağmen ön yargı duvarlarımıza adını kazımayı başaran film, daha önceki yazılarda bahsettiğim gibi oldukça zorlu şartlarda çekildi. Bir gurup öğrenci böylesine bir yapımı ne kadar iyi yapabilirse, film o kadar iyi oldu. O yüzden, şurası şöyle olsaydı, dekoru böyle seçilseydi gibi tamamıyla maddiyat odaklı eleştirileri görmezden gelip, filmin ana temasına odaklanmanızı tavsiye ediyorum.

Filmi henüz izlememiş olanların da bu bağlantıdan filmi izleyebileceklerini söyleyerek yazımı sonlandırmak istiyorum. Filmi beğenirseniz lütfen paylaşarak filmin her aşamasında ter dökenlerin heyecanına ortak olunuz ve bize eleştirilerinizi iletmekten çekinmeyiniz.

Not: Sadece filmin İngilizce çevirisinde küçük bir katkım olmasına rağmen teveccüh gösterip adımı teşekkür listesine ekleyen Berhat Erman‘a ve eserin hayata geçmesi için çalışıp didinen -başta Burak Darende olmak üzere-  herkese en derinden teşekkürlerimi bu yazı vesilesiyle iletmeyi borç bilirim.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.