Hani bazen bir filmin fragmanını izledikten sonra film çıkar çıkmaz karşısına geçip koltuğunuza kurulup filmi izlemek için can atarsınız ya; bende de o etkiyi yaratan, 2011’de en çok ses getiren filmlerden birisiydi Biutiful.

Babel21 Grams ve Amores perros gibi belli bir çizgisi olan kaliteli filmlerle sinama dünyasında haklı bir ün kazanan yetenekli yönetmen Alejandro González Iñárritu’nun son uzun metraj filmi olan Biutiful, “sonunda iyi bir film izleyeceğim” düşüncesiyle yüzünüzde oluşan tebessüme ilk sahneden itibaren oturaklı bir tokat atan bir film. Öyle ki, seyirciyi filmin ortasına herhangi bir açıklama yapmadan, olayları kendi akışına bırakarak bodoslama atıyor.

Film, yayıldığınız koltukta kendinizi bir toparlayıp daha bir pür dikkat izlemeye zorluyor sizi. Senaryosu da kompozisyonu da sizi fikirden fikire sürükleyecek bir gerçeklikle ilerliyor zira.

Peki, Cannes film festivalinde Javier Bardem’e en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandıran rolün beyaz perdedeki yansıması olan Uxbal’ın hikâyesi nedir? Öncelikle yazının filmi izlememiş olanlar için spoiler içereceğini peşinen belirmek isterim.

Hikâyesine bodoslama daldığımız Uxbal, Barselona’nın kenar mahallelerinin birinde, iki çocuğu ile birlikte yaşayan, yasadışı işçi ve kayıt dışı ekonomi için önemi yadsınmaz bir arabulucudur. Sinemada görmeye alışık olmadığımız, uluslararası yaşam standartları arasındaki inanılmaz uçurumun aktarıldığı bir hikâye aslında Uxbal’ınki.

Bir de başlarda, birden filmin atmosferini alaşağı eden bir sahnede gördüğümüz kadarıyla da ölümden sonra öte aleme geçemeyen ruhları görüp, bu ruhlarla iletişim kurabilen Uxbal’ın bir psişik ya da telepat (artık siz bu “mesleği” nasıl tanımlıyorsanız) olduğunu öğreniyoruz.

Bu metafizik olay dışında kısaca özetlemem gerekirse Uxbal; yasadışı bir imalathanede, kaçak Çinli işçilerle -beklendiği üzere- oldukça kalitesiz çantalar üreten bir atölyenin sahibi ile para biriktirme hayaliyle işportacılık yapan Senegalliler arasında bir arabulucudur. Tabii işler yazdığım kadar kolay ve düzgün işlememektedir. İki tarafın içinde bulunduğu illegaliteyi görmezden gelmesi istenen rüşvetçi polisler de bu makinanın çarklarındandır.

Flash-back’lerden anladığımız kadarıyla birbirini çok seven bir çift olan Uxbal ve Uxbal’ın çocuklarının annesi (Maricel Álvarez) Marambra ise ayrılalı yıllar olmuştur. Ahlak yoksunu (kendi oğlunun deyimiyle “fahişe”) olan Marambra psikolojik (manik depresif) sorunları olan biri olması sebebiyle evliliğinden olur. Ama birbirlerini ne kadar incitmiş olurlarsa olsunlar Uxbal da Marambra da geçen yıllara rağmen birbirini sevmektedir. Ama yaşanan ayrılık, çocukları haklı olarak alan Uxbal yaşamıyla birlikte anne ve çocuklar arasında ciddi bir duygusal boşluğa sebep olur. Çocuklar, yaşanan ayrılık için anneleri Marambra’yı suçlarlar ki bu durum zaten duygusal olarak bir dip yaşayan Marambra’nın, annelik yapabilecek duygusal olgunluğa erişmesine izin vermez.

Zaten durumun farkında olan Uxbal, çocuklarına hayatının sonuna kadar bakacak sorumluluğa sahipken, uzun bir süredir aksattığı sağlık sorunlarıyla yüzleşir ve bedenini günden güne çürüten prostat kanserinin iliklerine kadar işlediğini öğrenir. Hastalık o kadar ilerlemiştir ki, kemoterapi bile ancak 1-2 ay kazandıracaktır Uxbal’a.

Yaşadığı tüm sorunlar karşısında dimdik ayakta durmayı bilen, hayatı boyunca fırsatçı olmuş Uxbal, öğrendiği hastalık sornasında adeta bir aydınlanma yaşar ve kendinden çok çocuklarını düşünmeye başlar.

Annesi genç yaşta vefat etmiş ve babası da İspanya İç Savaşı sonrasında ülke yönetimi ele geçiren faşist diktatör Francisco Franco –ki kendisi sonra yasa çıkarttırarak kendini ömrü boyunca kralın vekili olarak atayacaktır- yönetiminden kaçarak Meksika’ya kaçar ve iki hafta sonra zatürreden ölür. (Bu arada bu darbe ve sonrasın ölümlere sebebiyet veren olaylar zinciri Babam ve Oğlum’a ne kadar beziyor değil mi? 🙂  )

[note]İspanya İç Savaşı17 Temmuz 1936 – 1 Nisan 1939 tarihlerinde İspanya’da milliyetçiler ile cumhuriyetçiler arasıda gerçekleşmiş iç savaştır. Savaş, 17 Temmuz 1936‘da General Francisco Franco‘nun komutasındaki milliyetçi güçlerin seçimle işbaşına gelen Cumhuriyetçi “Halk Cephesi” koalisyonuna karşı ayaklanmasıyla başlamıştır. Üç yıl süren ve İspanya’da büyük yıkıma yol açan iç savaş, 1 Nisan 1939‘da milliyetçilerin zaferi ile sonlanmıştır. Savaşın sonucunda İspanya’da Franco’nun, 1975‘deki ölümüne kadar sürecek olan, diktatörlüğü dönemi başlamıştır.

Adolf Hitler ve Benito Mussolini isyanın başlamasından hemen sonra Franco’nun emrine birer uçak filosu göndererek 13,500 kişiyi Fas‘tan İspanya‘ya taşıdılar. Müteakip günlerde de 200,000’i geçen Alman, İtalyan ve Arap askeri bölgeye sevk edildi. Bunun karşısında Cumhuriyetçiler, SSCB‘nin desteği ve muhtelif ülkelerden gelen gönüllülerin desteğini aldılar. Bu savaşta Alman Kondor Lejyonu hava taktiklerini ve teorilerini denemek fırsatı buldu. Bunlar içinde en önemlisi 27 Nisan 1937 yılında Guernica‘nın yoğun hava bombardımanı ile yokedilmesiydi.

İspanya’ya oldukça fazla miktarda tank ve zırhlı araç gönderilmişti. Ne var ki, bunlar, zırhlı birlik teorisine uygun olarak kullanılmadı. Tanklar, piyade destek elemanı olarak kaldı. Bu durum, batılı gözlemcilerin zihinlerinde yanlış imaj bıraktı ve onlar tankın stratejik bir unsur olmadığı yanılgısına düştüler.

Mart 1939’da Falanjistler, yarım milyon ölü-yaralı, bir milyondan fazla sürgün ve sınırsız tahribata sebep olarak ülkeye hakim oldular. Almanlar deneyim açısından en kazançlı çıkan ülke oldu. İspanya İç Savaşı Hitler’in durumunu güçlendirdi. Fransa üçüncü bir Faşist komşuya sahip oldu.

Ayrıca Akdeniz’deki bu gerginlik Hitler’in Orta Avrupa‘da rahat hareket etmesini; Avusturya ile Çekoslovakya‘yı ilhakını kolaylaştırdı. Ayrıca Madrid‘i BerlinRoma Anti Kominterin paktına yakınlaştırdı.1940‘da Çelik Pakt adını alacak olan üçlü dayanışmanın temelleri de atılmış oldu.[/note]

Yetim olarak büyüyen Uxbal, yaşadığı sıkıntılardan yola çıkarak kendisinin yokluğunda çocuklarının yaşayacağı sıkıntıları düşünerek adeta kahrolur. Hayata bakış açısı değişir. Ölmeden önce işleri yoluna kaymak için elinden geleni yapar.

Örneğin oldukça kötü şartlar altında çalışan ve soğuktan kırılan Çinli işçiler için ısıtıcı alır ama bu alışverişte ucuza kaçan Uxbal, dolaylı olarak bir koğuş dolusu işçinin ölümüne sebep olur. Özellikle tavandaki ruh siluetleri filmin büyün dram havasını bir anda tüyleri diken diken eden bir korku filmine çevirmeye yetecek türden. Kamera açılarıyla bu tür ayrıntıları özellikle seyircinin gözüne sokma çabası olmadığı için filmi pür dikkat izlerken birden irkilebiliyorsunuz. Bu ruhlarla konuşma sekansları öyle açılarla ve durağan çekilmiş ki sizi rahatsız etmek için gerekenleri on ikiden vuruyor adeta. Aynalı sahneleri müthiş olmuş örneğin. Özellikle bu tür sahneleri izlemeye çekinenlerdenseniz filmi karanlıkta izlemeyiniz J

Peş peşe ters giden işlerde, yazının başında sözünü ettiğim Senegalliler de nasibini alır. Bu durumu bu şekilde ifade doğru olmaz sanırım. Çünkü filmin ilerleyen dakikalarında aslında yapılan baskının, uyuşturucu satıcılığı sebebiyle başladığını öğrenince garip bir ikilemde kalıyorsunuz.

Sınır dışı edilen Senegalli işportacılardan birisine olan vefa borcu sebebiyle Ige’yle tanışan Uxbal, hastalığı dolayısıyla karısının yanına taşınmış olması hasebiyle kirası ödenen evi Ige’ye bırakır. Burada bu tür vefa, söze sadakat, Hollywood filmlerinde pek gördüğümüz türden değil. Uxbal’ın yaptıklarını görünce içten içe eski Yeşilçam filmlerinin her sahnesine yorum yapan büyüklerimiz gibi “yürü be esaslı adammışsın” diyoruz. Ne kadar doğru bir çıkarımdır bilemiyorum aklıma ilk gelen şey İspanya’nın da bir Akdeniz ülkesi olması sebebiyle insanlarının daha sıcakkanlı olması gelmişti. Her ne kadar ortada bir bağlantı olmasa da bu genellemeye sebepsiz bir gönül bağıyla inanıyorum.

Hastalığının iyiden iyiye azdığı dönemlerde aranan kan olarak evde kalıp çocuklara adeta annelik yapan Ige’nin durumu da ayrı bir dramdır. Ige için umutsuz bir göç olan İspaya hayatı onlara bir şey kazandırmayacaktır. Bu yüzden kocasının sözlerine aldanmayıp biraz para topladıktan sonra oğlu Samuel’i alıp Senegal’e gitmelidir. Durumu Uxbal’a anlatan Ige, tam bir dilemma yaşarken, Uxbal’ın ona verdiği yüklü bir miktar parayı da alıp Senegal’e mi dönmelidir yoksa Uxbal’ın yaptığı iyiliğe karşılık vererek çocuklara annelik mi yapmalıdır? Topladığı çantasıyla en son tren garında gördüğümüz Ige’nin trene bindiğini görmememiz de, Ige’nin gitmesini istemeyenler için yönetmenin güzelliği oluyor J

İşte bu duygu seli arasında kalıp hangi karakter için duygudaşlık kuracağınızı kestiremediğiniz anlar karşısında bir anda kısa devre yapıyorsunuz. Ve şu kadarını söyleyeyim, kötü bir sonun bu kadar güzel işlediği çok az film var. Sırf bu açıdan bile Biutiful izlenmeye değer bir film.

Biutiful (2010)
Biutiful poster Rating: 7.5/10 (70,016 votes)
Director: Alejandro G. Iñárritu
Writer: Alejandro G. Iñárritu (screenplay), Alejandro G. Iñárritu (based on a story by), Nicolás Giacobone (screenplay), Armando Bo (screenplay)
Stars: Javier Bardem, Maricel Álvarez, Hanaa Bouchaib, Guillermo Estrella
Runtime: 148 min
Rated: R
Genre: Drama, Romance
Released: 04 Feb 2011
Plot: This is the story of Uxbal, a man living in this world, but able to see his death, which guides his every move.