Mit: Newton, başına elma düşünce yerçekimini keşfetti. Doğrusu: Newton ağacın dibinde otururken, her elma ağacında olduğu gibi yere düşen elmalardan etkilenerek yerçekimini keşfetti ve formülize etti. Fizik kurallarını tanımlamaya çalışırken kalkulusu de icat etmek zorunda kaldı ve tüm dünyayı değiştirdi. O sırada Isaac Newton 23 yaşındaydı. Evet, yanlış okumadınız. 23 yaşındaydı. Şimdi yaklaş yamacıma sevgili okur, aklını bulandırmaya geldim.

Newton’dan sonra yolu bilimle kesişen herkes bir şekilde onun formüllerini kullandı, bir kısmı geliştirildi, kanunlaştı. Sonra Dünya’nın ve Evren’in bilimle, matematikle açıklanabileceği görüşü, tekrarlandığı vakit aynı sonuçları veren bilimsel deneyler, hurafelerin yerini aldı. Ama açıklayamadığımız o kadar çok şey var ki, bunlar bile başlı başına varlığımızı sorgulayıp, işin içinden çıkamayınca birkaç tahtamızın eksilmesine yetiyor da artıyor bile.

Üniversitedeki Modern Fizik hocam, Ord. Prof. Dr. Rauf Mirzababayev’in anlattıkları, zaten yarım yamalak bildiklerimi daha çok sorgulamama sebep olurken, içinde bulunduğumuz çaresizlik ve aciziyet dolayısıyla sadece “PEKİ” dediğimi hatırlıyorum. Şimdi aklımda kalanlardan bir tanesini -mümkün mertebe basite indirgeyerek- yazıp biraz da senin aklını bulandırmak isterim.

Sombrero Gökadası

Sombrero Gökadası. Hayatım boyunca beni en çok etkileyen, en orgazmik şeylerden biri.

Newton fiziği bize diyor ki; her cisim, kendi kütlesi kadarınca kendine doğru bir çekim gücü uygular. Ayın etrafımızda, bizim Güneş’in etrafında, Güneş’in de galaksimizde kendinden büyük kütle çekimine mağruz kalıp sürekli hareket halinde kalmasının sebebi budur. Şimdi “kafa karıştırıcı hareket” geliyor.

Büyük Patlama Teorisine göre bilinen evrenin tamamı bir patlama sonrasında etrafa yayıldı, ve hala yayılan parçalar hareket etmeye devam ediyor. Hani televizyonlarımızda anten takılı olmadığında ekranda oluşan görüntüye “karınca” diyoruz ya; o karınca dediğimiz parazit, büyük patlama sonrasında oluşan manyetik parazitten başkası değil. İşte o patlama böylesine istikrarlı bir şekilde bizi çevreliyor. Gel gelelim ölümcül soruya; her cisim kendi ağırlığınca etrafına karşı bir çekim kuvvetine sebep oluyorsa, Büyük Patlama sırasında şu anda görüş ufkumuzdaki galaksiler bir atomu meydana getiren quarklar kadar bile büyük değildi. O zaman böylesine büyük bir “cisimler” topluluğu varken, gittikçe birbirine yaklaşması gereken parçalar neden durmadan birbirlerinden uzaklaşıyorlar bilmiyoruz. Bilmiyoruz derken bu konuda fikir sahibi bile değiliz.

Modelleme yaparken evreni resmettik ya, atom altı parçaçıklara indiğimizde de bildiğimiz  Newton fiziği kanunları işlemiyor. Quantum fiziğiyle de onları anlamaya, hareketlerini tahmin etmeye çalışıyoruz.

Bu tahminler sırasında bu olan biten hengameyi nasıl anlayacağımız ana dal olan fizik dolayısıyla da matematik gelişmek zorunda kalıyor. Sonuçlarını görüp, sebeplerini anlamaya çalıştığımız her şeyde matematik yani fizik var. Tıpkı paralel iki doğrunun sonsuzlukta birleşmesi gibi. Böyle bir şey mümkün mü acaba? Ya da biraz daha derine inelim; sonsuzluk diye bir şey var mı?

The Zero Theorem

The Zero Theorem

Delinin biris kuyuya bir taş atmış, kırk akıllı çıkaramamış derler ya, aynen öyle işte. Ben de dertsiz başıma dert almak için delinin biri olan Terry Gilliam‘ın The Zero Theorem filmini izledim. Çelik gibi bir imana sahip, klisede yaşayan bir dahinin -başta farkında olmadan- her şeyin bir hiç olduğu, nihayetinde hiçliğin kaçınılmaz olduğu Sıfır Teorisi’ni kanıtlamaya çalıştığı bir zaman dilimindeki hayatına tanıklık ediyoruz. Tıpkı karadeliklerin sonunda sonsuz büyüklüğe varıp her şeyi içine çekince yaratacağı çekim gücü dolayısıyla bizim, yıldızların, galaksilerin yok olup gideceği gibi.

Orwelvari bir distopyada geçen garip renklerle bezeli filmimiz 2013 yılında gösterime girdi. Filmin başrolünde her performansıyla kalbimize taht kuran  Christoph Waltz’u görmekteyiz. İnançın, imanın, dinlerin ve agnostizmin irdelendiği film pek çok seyircinin gözünden kaçmış bir cevher adeta. Filmi izlemeye başlayıp yarıda kapatanların çoğuna konu karışık gelmiş. Doğrusunu söylemek gerekerse haksız olduklarını söyleyemem. Filmin herkese hitap etmediği bir gerçek ama bilim-kurgu meraklılarının film için aynı şeyi düşündüklerini sanmıyorum. Ne yazık ki film 8,5 milyon dolara çekilip 770,706 dolar hasılat yapmış.

The Zero Theorem

The Zero Theorem

Siz de yatmadan önce “Hayatın anlamı ne? Neden yaşıyoruz?” gibi sorularla geceyi kendinize zehir ediyorsanız belki film size de hitap ediyordur. Sürekli bir türlü kavuşamayan aşıkların hikayelerinden ya da iyinin sürekli galip geldiği süper kahraman filmlerinden küçük bir kaçamak yapmak istiyorsanız, filmin sözünü ettiğim havasına girerek The Zero Theorem’den oldukça keyif alabilirsiniz. Filmin sonundaki “Neydi bu şimdi?” şeklinde soruları da size garanti ediyorum. 🙂

Bir başka filmde görüşmek üzere saygı ve sevgilerimle.