İcatlara, mucitlere meraklı birisi olarak bilim kurgu filmleri her zaman dikkatimi çekmiştir. Film seçerken, bu tarzın mensupları her zaman 1-0 önde başlıyor bu süreçte. Filmi izlemeden önce filmin kadrosuna bakınca dikkatimi çekti, daha önceden Donnie Darko ve Prince of Persia: The Sands of Time filmlerinden tanıdığım Jake Gyllenhaal ve Xvid Box vasıtasıyla aşkımı itiraf etmek istediğim bir aktristi, Michelle Monaghan’ı izleyeceğimi görünce kalbimde bir kıpırtı olmadı dersem yalan olur. Ben bu kadının film diye herhangi bir fotoğrafını saatlerce izleyebilirim o kadarını söylersem yeterli olur sanırım 🙂

Yalnız benim midemi bulandıran bir ayrıntıyı da filmi anlatmadan önce okuyucuyla paylaşmak boynumun borcudur. Şimdi olayın özeti şu aslında. Bir filmde bilim kurgu ya da gizemli bir olay sadece oluverirse o olayın oluşumunu hiç sorgulamayız ve o anda filmin gerçeklerle bağı kopar ve bir çizgi romanı okurken yaşadığımız kabullenme duygusuyla filmi hiç yadırgamaksızın izlemeye devam ederiz. Ama işin içine kablo giriyorsa orada durmalıyız. Madem gerçeklikle anlatılmak istenen bağlantı için bir kablo gösterme ihtiyacı duyuluyorsa fikrin ardında durarak cesur bir şekilde istenenler seyirciye sunulmalıdır. Bu konuya örnek olarak da Terminator ve Matrix serilerini gösterebilirim. Gelişmeler her ne kadar uçuk kaçık olsa da senarist ve yönetmenin aklından geçenler cesur bir şekilde aktarılmıştı. Ne kadar beğenilir ya da beğenilmez o da seyircinin kabulüne kalan bir inisiyatiftir. Bu gelişmelerde de birçok film eleştirisini, tarihin tozlu raflarına gönderen 1968 yapımı 2001: A Space Odyssey’e bir selam çakmak isterim.

İşte bu konuda deli gibi eleştireceğim mevzu için açıklamamı sizinle paylaştıktan sonra gönül rahatlığıyla filmin neyden bahsettiğine geçebilirim. Filmin çok etkileyici bir girişi var. Daha ilk sahnede yaşananların dünyada gerçekleşmediğini seyirciye anlatmak için ütopik bir dünyayla giriş yapılan bir film satır aralarında kadere ve hayatımızın değişkenlerine atıflarla dolu bir film. Colter Stevens, orada nasıl bulunduğuna dair bir fikri olmaksızın bir trende birden bire gözlerini gözlerini Christina Warren karşısında açar. Bulunduğu vasıtayı ve orada bulunma sebebini anlamaya çalışan Colter, bir süre şok içerisinde trende gezinmeye başlar ve belli bir süre sonra (8 dakika) aniden bir patlama sesi duyar ve o anda ölür. Ölür diyorum ama Colter’ın yaşadığı her şey bir simülatörde  gerçekleşir ve tıpkı rüyalardaki ölüm anındaki gibi simülatördeki ölüm anları da Colter’ın trans halinden çıkmasına sebep olur.

Şimdi işin içine simülatör girince olayın rengi değişti. O zaman açıklanmasını beklediğimiz yeni bir kavram daha filme katılmış oldu. Colter eski bir askerdir ve nasıl olduğunu bilmeden gözlerini hücre benzeri kablolar ve ekranların yer aldığı küçük bir hücrede bulur. Hücredeki monitörde yapılması gerekenleri Colter’a anlatan asker Colleen Goodwin, Colter’ın dış dünyayla iletişimini sağlar. Durumu mümkün mertebe Colter’a anlatmaya çalışan Colleen, Colter ve askeri emirler arasında bir dilemma yaşar ama bunun için gerekli sebepleri vardır.

Colter, simülatörde, bir bombanın imha edilmesi için sürekli bir döngü halinde bulunan 8 dakika içinde, yaşanmışlıkları anı anına tekrar tekrar yaşar ve olaylara kendi yeteneğince müdahale eder. En azında kendi çıkarlarına uygun olarak manipüle etmeye çalışır. İşte bu noktada film çıkmaza girer. Colter’ın dış dünyayla iletişimini sağlayan Colleen, Colter’ın yaşadıklarının geçmişte olan bir terörist faaliyetin sayısal ortama aktarıldığını söyler ve Colter’ın, eldeki veriler doğrultusunda bombacıyı tespit etmesi ister. İşte bu noktada dananın kuyruğu kopar. Sayısal ortama nakledilmiş bu bilgilerin her ama her ayrıntısı bilinçli bir şekilde asla tesadüflere yer bırakmaksızın, simülasyonun mimarları tarafından işlenir. Bu işler her ne kadar karmaşık gibi görünse de dijital ortamdaki her şey 0’lar ve 1’lerden ibarettir ve ölümlüler tarafından tasarlanır. İşte böyle bir durum söz konusu olduğunda bombacının da kim olduğu, o mimarın kimi seçtiğine bağlı olarak Colter için herhangi bir değişkenden başkası değildir. Ama her ne hikmetse bu bombanın imha edilmesi ve bombacının tespiti bir sonraki, henüz gerçekleşmemiş olan patlamanın gerçeklemesini engellemesi için hayatı önem taşır. Filme göre milyonlarca insanın hayatını ilgilendirecektir çünkü bombacı, bir felsefe doğrultusunda yeni bir başlangıç için bu patlamanın gerekliliğini savunur.

Bir de Colter’ın kendi zihninde yaşadıklarını gerçek olarak kendi üslerine anlatmak istediği bir bölüm var ki bunu nasıl açıklayacaklarını film boyunca merak ettim durdum. Bu durum tıpkı bir rüyada telefon açıp gerçekte telefondaki muhattapa hesap sormak gibi bir şey olurdu. İşte böylesi bir durumu filmde seyirciye sunarlar ki orada içimdeki elektronik aşkına lanet ettim. Elektronikle çok da  içli dışlı değilseniz, bu tür ayrıntıları sorgulamıyorsanız ve yaşanan bir anın tekrarlarıyla değişen olaylar örgüleri ilginizi çekiyorsa bu film tam size göre. Filme bu bakış açısıyla izleyecek bir hayli seyirci olacak ki filmin IMDb sayfasında yaklaşık 35000 seyircinin oy ortalaması 7,7 olarak kayıtlara girmiş. IMDb’nin sıkı takipçileri bilirler ki IMDb’de bu rakamın geçtiği filmler gerçekten çok iyi demektir. Filmi izleyin ve kararı siz verin.

Source Code (2011)
Source Code poster Rating: 7.5/10 (386,115 votes)
Director: Duncan Jones
Writer: Ben Ripley
Stars: Jake Gyllenhaal, Michelle Monaghan, Vera Farmiga, Jeffrey Wright
Runtime: 93 min
Rated: PG-13
Genre: Mystery, Sci-Fi, Thriller
Released: 01 Apr 2011
Plot: A soldier wakes up in someone else's body and discovers he's part of an experimental government program to find the bomber of a commuter train. A mission he has only 8 minutes to complete.