Uyku tutmayan gecelerin birindeyim yine, bilirsiniz ki böyle gecelerin tuzu-biberidir TV serileri. Hoş Black Mirror gibi bir diziyi sanki popcorn janrı ile sunmuşum gibi olduğundan ilk cümleden pişmanlık duyuyorum ama inanın ne diyeceğimi ben de bilemiyorum. Benim gibi geveze bir adamın söyleyecek bir şey bulamaması oldukça nadir bir durum, bu durum kuşkusuz Black Mirror‘ın insanın nutkunun tutulmasına sebep olan etkisi. Black Mirror 2011’de yayınlanmaya başlayan ve geçtiğimiz pazar günü (23.10.2016) 3. sezonu izleyicisi ile buluşan bir TV dizisi. Buraya bir not düşmek isterim. İlk iki sezonu üçer bölümden oluşan diziyi 3. sezonda (ve okuduğuma göre çekimlerine başlanan 4. sezonda da) Netflix kendi saflarına kattı. Malumunuz Netflix hazretleri artık Türkiye’de de hizmet veriyor, velhasıl zaten görsel icra tutkunu olanların vakıf olduğu “Netflix and chill” ekolünün memlekete yayılması yakındır. TV’deki “sansür” ve birtakım ekonomik kısıtlamanın yok denecek kadar az olduğu Netflix platformunda, TV’deyken dahi oldukça cesur olan yapımlar coştukça coşuyor. Eh izleyici olarak biz de yükseliyoruz bu duruma tabii ki. Black Mirror için de durum farklı değil. Muhtemelen bir 5 yıl sonra artık bu sektörün literatürüne geçecek olan “Netflix tarzı” görsel dil Black Mirror‘a da hayli yakışmış, bölüm sayısı da ikiye katlanınca tadından yenmez olmuş.

Ben de madem bu kadar yükseldim, yanımda başkalarını da sürükleyebilirsem ne ala diye düşünerek burada Black Mirror üzerine biraz atıp tutmaya karar verdim. Ama şuraya birkaç not düşerek başlayalım istiyorum. Diziyi bana 2013’te tavsiye eden ve geçenlerle de sitede şöyle enfes Matrix felsefesi üzerine konuşan güzel Goncolos kişisine (Baba n’aber?) teşekkürler. Bir de yazıyı kuru kuruya okumak istemeyenler için bir başka güzel insanın (Selam!) tavsiyesi olan Socrates Dergi‘nin her sayısına özel hazırladığı Spotify listesinden “16. Sayı: Mesafeler” listesiyle (linkten ulaşabilirsiniz) bana eşlik edebilirsiniz.

"The Entire History of You" adlı 1. sezon 3. bölümden bir sahne

“The Entire History of You” adlı 1. sezon 3. bölümden bir sahne

Reklam alan amatör YouTube kanalı gibi sağa sola onlarca link ve referans verdikten sonra asıl konumuza dönebiliriz sanıyorum ki.

Black Mirror sınırlarının çok dışarısına taşan bir bilim-kurgu yapım. Dizimiz birçoğumuzun American Horror Story’den aşina olduğu bağımsız bölümler ve yönetmenler furyasından. Her bölümünü bir başka yönetmenin çektiği ve bambaşka hikayeler anlatan şaheserlerin yaratıcısı ise Charlie Brooker. Küçük mavi gezegenimizde herhangi bir janrın yanına bilim-kurgu da eklenince genelde akla belli başlı şeyler gelir. Eldeki hikaye gelecekte geçiyordur, uzay yolculuğu insanoğluna Keçiören metro hattından (*swh) daha yakındır, acayip mükemmel teknolojiler vardır ya da ne bileyim teknoloji vesilesiyle bir felaket yaşanmıştır ve gezegen mahvolmuştur ve iyi yürekli (ve mümkünse yakışıklı) bir herifin çıkıp gezegeni kurtarması gerekiyordur falan. Hatta hikaye klişe ise bunların hepsini aynı anda içinde barındırıyordur. Yakın zamanda yayınlanmaya başlayan ve kendisi hakkında Murat’ın pek güzel bir yazı yazdığı Westworld dizisi gibi (yahu ne çok dizi yazmışız bu ara) Black Mirror da bu klişelerden olabildiğince uzak durmasının yanında kendisinin tanımlanması yada kategorize edilmesini güçleştirecek elementler üzerinden şekillenen bir yapım.

"White Bear" adlı 2. sezon 2. bölümünden

“White Bear” adlı 2. sezon 2. bölümünden bir sahne

Diziyi böyle yerlere göklere sığdıramama sebebim zekice tasarlanmış evrenleri, aynı zeka ile üretilmiş hikayeleri ve rahatsız edecek kadar gerçekçi eleştirileri. Bir de bu eleştirilerin ucuzluktan ve bayağılıktan fersah fersah uzakta olması pek tabii. Malum günümüzde “toplum eleştirisi” kavramı amiyane tabiri ile o kadar ele ayağa düştü ki eleştirilmesi gereken bu toplum mu yoksa böyle sığ yaklaşımlar ile kendini “perdenin arkasına bakış atabilen” kişi zannedenler mi daha iğrenç karar veremiyorum. Bahsettiğim üzere Black Mirror hazretleri her bölüm birbirinden bağımsız hikayeler işliyor, ama bağımsız olmaları alakasız oldukları anlamına da gelmiyor. Yönetmenlerin temel noktası, yani bu bağlamda sıfır noktaları diyebileceğimiz şey, teknoloji. Kendi ellerimizle yarattığımız bugünümüzün olası yarınına kara bir aynadan bakın istiyorlar açıkçası. Bazı hikayeler “olası gelecek kötülüklerini” resmederken bazı hikayeler çoktan içinde yaşadığımız kafeslerin soğuk parmaklıklarına çarpmamızı sağlıyor. Hem de bu öylesine bir anlatım öylesine bir görsellikle yapılıyor ki, bu şiirsellik bu teatral hikayeciliğin arasında yüzümüze vurulan gerçekler canımızı yakmaya değil, etrafımızda olup biteni fark etmeye hizmet ediyor.

"The Waldo Moment" adlı 2. sezon 3. bölümden bir sahne

“The Waldo Moment” adlı 2. sezon 3. bölümden bir sahne

Distopyaları oldukça sevdiğimden, Black Mirror da benim için bir sıfır önde başlamıştı açıkçası. Çünkü distopyalar çoğunluğun sandığının aksine renkleri karartılmış “hayali” dünyalar değil, aksine aktarılması bakımından uyarı niteliği taşıyan aktarımı bakımından ise süslenmiş ama aslında gözlemlenmiş gerçekliklerin yansımasından ibaret hikayelerdir. Black Mirror‘ın ismi dahi bana düşündüklerime onay verir bir şekilde göz kırpıyor gibi geliyor. Distopyalar etimolojik olarak bakıldığında totaliter bir rejimin etkisindeki toplumları veya baskıcı bir organizasyonu işaret ediyormuş gibi görünebilir. Doğrudan veya dolaylı yolla bunun üzerine tasarlanmış Yevgeniy İvanoviç Zamyatin‘den “Biz”, George Orwell‘dan “1984”, Aldous Huxley‘den “Cesur Yeni Dünya”, Ray Bradbury‘den “Fahrenheit 451” gibi kült eserlerden yakın zamanda da sinemaya uyarlanan Veronica Roth‘un “Uyumsuz”, Suzanne Collins‘in “Açlık Oyunları” gibi popüel eserlere kadar birçok kurgu distopik edebiyatta kendi meramını anlatıp okutmakta.

black-mirror-masks

Yukarıdaki eserler, Black Mirror ve genel olarak distopya kurguları ekseninde yürüttüğüm bu ahkam kesme faslına yeni bir parantez açmak istiyorum. Bentham‘ın “Panoptikon” ve Orwell‘in “Big Brother” kuramları hakkında okuyan ve araştıran her insan evladı bu tasarımların toplum tertibi için bulunduğumuz noktadan çok da uzak olmadığını ve maalesef ya izleniyor ya da izlenmiyor olsak bile izleniyormuşçasına güdülüyor olduğumuzu kabul edecektir kuşkusuz. Bilmeyenler için şöyle çok ufak ve ufak olacağı için muhtemelen hatalı bir özet geçeyim. Panoptikon, Jeremy Bentham‘ın tasarladığı bir hapishane modeli. Modelin can alıcı özelliği tek kişilik hücreler ve ortak alan dahilinde mahkumların sürekli olarak kör nokta bırakılmaksızın gözetlenebileceği bir sistemin var olmasıydı. Sürekli ışık saçan ve mahkumların bulunduğu alanı aydınlatan bir nöbetçi kulesi. Bentham‘ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahkumun, aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahkum bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı. Bentham, Panoptikon’u “bir üst aklın, gücü elde etmesinin yeni bir modeli” olarak ifade etmiştir. Benzer şekilde George Orwell’ın betimlediği toplumda her birey ekranlar aracılığıyla yetkililerin sürekli göz hapsi altındadır. Gözetim altında oldukları durmaksızın insanlara “Big Brother seni izliyor” sloganıyla anımsatılmakta ve bu, ülkede uygulanan propagandanın özünü oluşturmaktadır. Bu iki kuramın da günümüz toplumları açısından yaşanabilecek ve hatta yaşanan gerçekliğe çok yakın olduğu da aşikar. Ama atladığımız bir nokta var bana göre. Bu kuramlar ışığında toplum, yontulduğu-törpülendiği için bu kalıba dökülen insanlardan oluşuyormuş algısı var gibi. Aslında insanlar özgürlüklerine düşkün, rasyonel düşünebilen ve en önemlisi bir adım sonrasını görebilen varlıklarmış gibi bahsedilse de maalesef türümüzün büyük çoğunluğunun bu 3 anahtardan bihaber olduğu gerçeği ile yüzleşmek zorundayız.

s-84bb4dee7611011ffc70b9f75d3971fa36bff339

Anlatmak istediğim basitçe şu aslında. Geçen sene Mülkiye‘de konuşmasının sonrasında konu konuyu açıp da 1984 konuşulunca benzer bir yaklaşım sergileyen Psikiyatr Doktor Agah Aydın şöyle demişti: “Orwell yanıldı, hem de çok yanıldı. Orwell, Big Brother hepimizi izlemek için çabalayacak ve toplumu büyük bir kalıba dökme işleminden geçirdikten sonra ancak bunu işler bir düzenek haline getirebilecek diyordu; oysa biz bugün Twitter, Instagram, Facebook derken ‘birileri’ bizi izlesin diye çırpınıyoruz. Orwell, otoriter gözcülük yönetme arzusundan gelecek demişti halbuki birkaç bin yıl geriden yani ‘ben yaşıyorum’ dürtüsünden yani ‘ego’ yoluyla geldi. Biz, toplum olarak kendi mahremiyet ihlalimizi gümüş tepside dünyaya sunduk.”

Black Mirror da hikayelerini oluştururken en temelde bu noktadan başlıyor. Biz, toplum olarak bir şeylerin peşinden gitmeyi ve bu uğurda önce kendimiz için değer yargıları ve varlıklar yaratıp sonra bunları kaybetmenin acısı ile yaşamaya mahkum oluyoruz. Kendi hayatlarımız için Big Brother’a kapılarımızı açıyor, kendi ayaklarımızla Panoptikon’ların içindeki hücrelerimize koşuyoruz. Bu nedenle dizinin eleştirel dili hem çok derin hem de çok gerçekçi, bu nedenle en çok değindikleri konu da sosyal medya ve teknoloji hususundaki yapay ihtiyaçlar.

Demem o ki, bence Black Mirror (hele ki benim gibi distopya seven biri için) görüp görebileceğim en muhteşem yapım olmaya devam ediyor. İhtiyaç olarak gördüğümüz bir kısım şeylerin aslında hayatın temel ereği olan “mutluluk” olgusundan bizi ne kadar uzaklaştırdığını (Aristoteles bunu okusa beni çok severdi) ve kendi özümüzü görmezden gelip varlığımızı bile “sanal ötekiler” üzerinden tanımlamaya kalktığımızı bir kez daha yüzümüze vuran kaliteli ve zekice işlerden bu dizi. Her bölümü beni bambaşka düşünce ufuklarına çektiği için fazlasıyla ihya olduğumu söylemek mümkün. Efendim ezcümle izleyin, izlettirin.

Black Mirror (2011–)
Black Mirror poster Rating: 8.9/10 (74,211 votes)
Director: N/A
Writer: Charlie Brooker
Stars: Hannah John-Kamen, Chris Martin Hill, Beatrice Robertson-Jones, Paul Blackwell
Runtime: 60 min
Rated: TV-MA
Genre: Drama, Sci-Fi, Thriller
Released: 04 Dec 2011
Plot: A television anthology series that shows the dark side of life and technology.