Uzun zamandır atmosfer olarak beni Şener Şen ve Kemal Sunal filmlerine götürmeyi başaran bir film izleyememiş bünyemde yanan yangına bir nebze de olsa su serpen bir filmi, kabaran milliyetçilik damarımın kurbanı olarak yazayım istedim. Aslında yüzümde kayda değer bir tebessümle yazmaya başladığım yazımın taslağını hazırlayınca yüzümde beliren tebessüm, gözlerimin altında birden belirginleşen asabi çizgilere dönüştü ve yazımın doğasını bir anda değiştirdi. Geçerli sebeplerim var. Anlatayım…

Film vizyona girmeden uzunca bir süre önce yerinde bir reklam çalışması olarak filmin tam olarak fragmanı diyemesek de bazı kesitleri sosyal medyada yayınlandı ve hatırı sayılır bir kitleye ulaştı. Tabii ilgisini çeken sosyal medya kullanıcısının kişisel beğenisiyle profilden profile dolaşan bu videolarla oluşan merak, film için de nokta atışı harika bir reklam platformu oluşturdu. İkamet ettiğim coğrafya sebebiyle de (ki Mardin’de ikamet ediyorum) bir hayli ilgimi çekmedi desem yalan olur. Özellikle nedense hiçbir zaman komik bul-a-madığım şive komedisinin de sözünü ettiğim videolarda kullanılmamış olması benim için ayrı bir cazibe oldu. Oldum olası şive komedisinden nefret etmişimdir. Bunun nedeni, doğu ve güneydoğu şivesinin, İstanbul şivesiyle bir ömür geçirenlere göre komik olması değil, bunu ben de biliyorum. Bunun kötü bir şekilde yapılması beni rahatsız etmiştir. Aynı durum Laz kardeşlerimiz için de geçerli. Açık olayım, gerçekten Urfa ve Mardin şivesi çeşitlilik açısından harikadır. Bunun en büyük etkisi de multilingualism‘dir. Özellikle bilingualism demedim. Şöyle ki; kendi yaşadığım şehri ele almam gerekirse bir “özet geçmem” durumu daha iyi anlamanıza yardımcı olabilir.

Ben Kızıltepe’de, Anadolu Lisesi’ni 7 sene olarak okuyan son dönem öğrencilere mensubum. Bizim dönem arkadaşlarımızdan sadece aklıma gelenlerden söz etmem gerekirse Kızıltepe’nin güneyinden gelen bir arkadaşım ana dili olarak Suriye Arapçası’nı, (ki Urfalılar genelde bu Arapça’yı konuşur) Türkçe’yi ve Kürtçe’yi konuşabiliyordu. Tabii bir de 7 yıl içerisinde aldığı İngilizce ve Fransızca eğitim de cabası… Bir diğer arkadaşım, Kızıltepe’nin kuzeyinden, aslen Süryaniler’in yerleşim bölgesi olan Eski Mardin’den geliyordu. O da daha çok Mardin’de konuşulan ama bir önceki örnekte söz ettiğim arkadaşımın konuştuğu Arapça’yla uzaktan yakından alakası olmayan bir Arapça Lehçesini ana dili olarak kunuşuyordu. Tabii yine Türkçe ve Kürtçe bu multilingualizm’e dahildi. Vereceğim son bir örnekte de Kızıltepe’nin doğusu olan Nusaybin’den gelen bir arkadaşım Kızıltepe’de konuşulan ve Kızıltepe’deki Kürtçe ile bir hayli örtüşen Kürtçe’nin farklı bir lehçesini kunuşuyordu. 7 sene boyunca bu arkadaşlarımla okul okumadım ben. Arkadaşlarımla birlikte büyüdüm ve bir birey olarak topluma karıştım. O yüzden bu konulara değinmek istedim.

Bu kadar farklı kültürün sentezinden sonra ortaya gerçekten garip bir Türkçe çıkmıyor değil. Özellikle Türkçe’de yazıldığı gibi okunmayan onca kelimeyi olduğu gibi okumak bir hayli komik. Ama bunu doğal yapınca komik oluyor. Gerçekten konuşlan dilin mübalağası, coğrafya ve dillerin oluşturduğu kültüre yabancılar için cazip gelse de coğrafya halkını asla tatmin edememiştir. Ne yazık ki, bir sürü psikolojisi olarak genel kabule boyun eğmek bir süre sonra sıradanlaşmıştır.

Bu film hakkında konuşmak istediklerim, bu kültürel çeşitlilik dolayısıyla posası uzun süre önce çıkarılan komedi unsurları değil. Bu yüzden bunca şeyi yazma ihtiyacı duydum zaten. Bu film Mardin’de çekildi. Emin olun yokluklar içinde kavrulan bir coğrafya burası. Mardin’deki bu sıradanlığın kırılma noktası olan diziler ile kazara fark edilen, kültür mirası olarak bir anda yerli turist akına uğrayan Mardin’de, filmde sözü edilen gerçek anlamda ‘yokluk’ durumu bundan çok değil 25-30 sene önce yaşanıyordu. Realitenin beyaz perdeye abartısız bir yansıması ifadesini hiç çekinmeden kullanabiliriz yani.

Köylerde bir elin parmağını geçmeyen, okuma yazma bilenler için “okusun da adam olsun” temennileri, sadece o bireyin ailesi değil neredeyse tüm köy tarafından tek ağız, sahibine iletilirken olabildiğince gururlu ve mağrurdu o köylü. Belki bilmem kaç yıl sonra lise okuyan biri tahsilli olarak köyüne dönecekti. Ve bu bir ciddi gurur kaynağıydı o köylü için. Mardin realitesi buydu işte. Bu realiteyi, yazıyı yazdığım sırada genel seçimler dolayısıyla susuzluktan kırılan çiftçi akrabalarımın, ülkeye muktedir addedilen siyasi girişimcilerle yaptığı su kuyusu pazarlıklarıyla hatırladım mesela…

Mardin gerçeği bu yani… Daha doğrusu coğrafya gerçeği olan bu durum, komiklik olsun diye filme konu olan bir şey değil. Zira o köyler gerçekten yoktu. İroni olsun diye içine serpilmiş birkaç espri ile uyarılacak birkaç düşünce kırıntısı bile emin olun filmin senaristi ve yönetmeni Sermiyan Midyat için yeter de artar bile. Filmi izleyenler bilir -spoiler değeri olmadığından bilmeyenleri de uyarmadan yazmak isterim- dedenin o yaşına rağmen askere alınması esprisi, yaklaşık 60 yaşında olan bir akrabamızın başına geldiği için komik gelmedi bana mesela. Askerlik işlemlerinin ne kadar ciddi bir disiplinle yürüdüğünü hepimiz üç aşağı beş yukarı biliriz. Askerlikte bile durum buysa geri kalan bürokratik işlemleri varın siz düşünün.

Biliyorum, bu yazım, diğer filmlere ilişkin seyir notlarımdan farklı oldu ama bu film için de başka bir şey yazmayı gerek duymadım. Veritabanlarına komedi diye kayıt edilen Ay Lav Yu, bir doğulunun gözünde böyle filmdi işte…

Ay Lav Yu (2010)
Ay Lav Yu poster Rating: 5.7/10 (2,194 votes)
Director: Sermiyan Midyat
Writer: Sermiyan Midyat
Stars: Fadik Sevin Atasoy, Ayça Damgaci, Josh Folan, Katie Gill
Runtime: 102 min
Rated: N/A
Genre: Comedy
Released: 12 Mar 2010
Plot: Ibrahim returns to Tinne, along with his girlfriend, Jessica, but will the tiny village become their new home?