Bu senenin ilkbaharında, tanışıp dost olduğuma oldukça sevindiğim iki arkadaşımla üniversitede gezinirken, birden kütüphaneye gidip bir kitap sormamız gerekti. Biz de kesin vardır deyip işi savsaklayınca, birkaç gün sonrasında o kadar da emin konuşmamamız gerektiğini anladık. Laf adamın ağzından bir defa çıkar! Bir kere o kitap bulunacak demişiz.

-Unutmadan ekleyeyim; yazımı bu şarkılar eşliğinde dinleyiniz lütfen-

Derken, akılsız başın cezasını ayaklar çeker diyerekten koyulduk yola. Her kitapçıyı, her alışveriş merkezini dolanıyoruz. Allahım! Kitap hiçbir yerde yok! Sivri zeka edebiyat hocası tüm liseye aynı kitabı ödev olarak verince ve ödevi de sınav yerine sayınca kitaplar bir anda tükenmiş tabii.

Birden aklıma daha önce de kitap aldığım, ufak ama oldukça şirin bir kitapçı geldi. Oraya da bir bakalım dedik. Kitabı, Cumartesi günü aradığımızı ve ödev teslim zamanının da Pazartesi olduğunu belirteyim bu arada.

Kitapçıya girdik ve Allah’ım ne göreyim! Kirlian fotoğrafçılığı diye bir şey var. Hiç duydun mu bilmiyorum ama duymamışsan bir göz at derim. Kirlian fotoğrafı gibi parıldayan bir yüz var karşımda. Bana “hoş geldiniz” diyen sesi ve hafif bir tebessümle bakan yüzü unutabileceğimi sanmıyorum. Lafa bodoslama girip subkortikal bir tavırla kitabı zar zor sorabildiğimi hatırlıyorum. Gözlerimin önünde hareket eden bir çift dudak var, duymuyorum ama o an üstündeki gözlere gömülsem dünyanın en mutlu insanı olabilirdim.

Arkadaşların sonradan anlatmasıyla anlıyorum ki onlar da birçok sipariş almışlar ve o günün öğleden sonrasına siparişler ellerine ulaşacakmış. Kitapların hepsinin sahibi var. Kitabı alabilmemizin tek yolu, sipariş sahiplerinden birinin söz verdiği zamanı ıskalaması. Ben farkında olmadan anlaşmışız, saat belirlenmiş, o saatte gidip kitabı soracakmışız.

Akreple yelkovana nasıl sövdüğümü hatırlamıyorum. Zaman geldi çattı ve biz geri döndük. İçeri girdiğimizde -umarım- “merhaba” gibi bir şeyler gevelediğimi zannediyorum.

-Şey… Biz kitap için gelmiştik. Öğleden önce sonra bu vakitte gelin demiş…

Saçı sakalı ağarmış birisi, elinde siyah bir deri çantayla oldukça aceleci bir tavırla içeri girer.

-Ben Doktor Ahmet Kitapkurdu. Oğlum için bir sipariş vermiştim, bana bugün, bu saatte gelin demiştiniz.

Gülüşü gülistan olan cevap verir.

-Evet, siparişinizi ben almıştım ama sanırım bir yanlışlık olmuş ve sizin kitabınızı maalesef bir başkasına teslim etmişler.

-Nasıl böyle bir rezalet olur! Ben kaç gündür sizin lafınıza güvenerek kitabı aramayı bıraktım! Bu sorumsuzluk yüzünden oğlum kötü not alırsa bunun sorumlusu kim olacak!

Serzenişleri dinleyen ben ve iki arkadaşım, kitabevi maliki ve kalbimdeki yaranın sahibi büyük bir şaşkınlık içindeyiz. Sanırım arkada duran bir başka hatun kişi de hatanın sorumlusu ama emin değiliz.

Kalbimin Truvalı Helen’i çok üzgün ve sinirli. Tek kelime etmiyor ama ben onun kirpiklerine asılmış göz yaşlarından duymam gerekenleri duyuyor, görmemem gerekenleri görüyordum.

Daha fazla dayanamadım ve lafa girdim.

-Beyefendi! Biz de kitabı sizin gibi kaç gündür arıyoruz ve ne yazık ki kitap hiçbir yerde yok. Bizimle aynı durumda olan yüzlerce belki de binlerce öğrenci var. Ödevi veren hocanın bu durumu gözardı edeceğini zannetmiyoruz. Evet, mağdursunuz ama bu kadar tepki sizce de fazla değil mi?

Sonradan onun da edebiyat öğretmeni olduğunu öğrendiğim kitabevi maliki lafa giriyor.

– Beyefendi, ben söz konusu hocayı tanıyorum. Kendisine bu durumu ileteceğim. Kendisi makul birisidir. Eminim sizin bu durumunuzu gözardı etmeyecektir.

Biz bunları konuşup, dinlerken, mahbubem dışarı çıkıp bir sigara yakıyor. Üflediği duman, tuzlu gözyaşlarını sıyırıken “biz de çıkalım, bir çay içeriz” diyorum, arkadaşlarım “tamam” diyor.

Boş bir masaya geçtikten sonra alelacele içilen sigara sonrası, o anki kederine dağlar dayanmayan, yanımıza gelip gözlerimin içine bakıyor. Tek kelime etmiyor. “Bir şeyler söylemeliyim” diyorum kendi kendime.

-Lütfen bu kadar hırpalamayınız kendinizi. Nasıl kaba ve egosu altında ezilen birisi olduğunu, adamın kendini tanıtmasından anlayabilirsiniz. Ben de zamanında buna benzer bir iş yaptım ve maalesef bu tür insanlarla ne ilk ne de son görüşmeniz olacak (Bu arada suçlusu -büyük ihtimalle- o olmasa da adamın haklı olduğunu düşünüyorum).

Bu arada ben konuştukça, gözyaşlarına katalizör oluyorum. Lanet olsun!

-Lütfen ağlamayın. Gözyaşlarınızı böylesi bir insan için inanın akıtmaya değmez. Lütfen bu kadar üzmeyiniz kendinizi.

Tamam demek için kafasını sallıyor.

-Bir şey alır mıydınız?

Gökyüzüne bakıyorum. Hava bulutlu. Sağanak patladı patlayacak ve böylesi bir durumda çay istemek pek de yakışık almaz diye düşünüyorum. Arkadaşlara, “biraz soluklanıp kalkalım bence” diyorum, “olur, zaten geç oldu” diye onaylıyorlar.

-Teşekkür ediyorum.

“Peki” deyip içeri giriyor. Doktorumuz gideli çok olmuş. Büyük ihtimalle patron ona bir şey sormuyor. Patronun, haklı da olsa doktoru pek sevmediğini düşünüyorum.

Aradan geçen yaklaşık 6 ay sonra tekrar üniversiteye döndüm.

Bir gün şehir merkezinden, oturduğum mahalleye giderken camdan dışarıda akan hayat bir an ruhumun bam teline vuruyor. Otobüs kitapçının tam karşısındaki durakta duruyor. Kitapçının ışıkları kapalı. Acaba şimdi ne yapıyordur, hayalimdeki gibi kadar güzel midir hâlâ derken bir mucize oluyor ve otobüse biniyor. Allahım! Keşke güzel olan her duamız bu kadar çabuk kabul görse!

Bir şeyler yapmalıyım! Kahretsin, ben en öndeyken o en arkaya geçiyor. Başını önüne eğmiş, yere baka baka yürüyor. Üstündeki günün yorgunluğunu görmek için Sherlock Holmes olmaya gerek yok.

Hayatım boyunca yapmadığım ve yapacağımı dahi düşünmediğim bir şey için “tamam” diyorum. Onunla birlikte inip bir merhabaya karşılık almak beni dünyanın en mutlu ikinci insanı yapabilir. Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir insana böylesi bir tutku beni ürkütmüyor değil. Ama o da nesi, iki-üç durak sonra butona basıp inince kalbimin bir parçasını da kendisiyle götürüyor.

“Böylesi bir ilgi bu kadar basit bir şekilde bitmemeli” diye günlerdir içim içimi yiyor. Sevdiklerim, beni sevenler oldu ama hiçbir zaman bir kadın avcısı da olmadım. Ne o kadar yakışıklıyım ne de cesur. Ama bu başka.

Bir bahane bulmam lazım. Bir sebep! Gidip tekrar görmeliyim, konuşmalıyım hatta kırk yıllık hatırı olan bir kahve beni benden almalı. Beni anlayacağına inandığım bir arkadaşıma, sebepsizce dolanıp dururken durumu anlatıyorum. “Bir gidip bakınsak mı?” diyorum, “durduğumuz hata” diyor. O sırada ihtiyacım olan bahaneyi buluyorum sanırım. Binbir Gece Masalları’nın iki ciltlik YKY baskısı çok iyi diyorum. Uzun bir süredir arıyorum, hiçbir yerde yok. Tüm listelerde adı, fiyatı geçiyor ama stokların hepsi tükenmiş. Sanırım gidip bu kitabı sormak, onunla muhabbet için harika bir fırsat olabilir. Kitabevine varmadan önce, “bak, şu sağdaki masada oturan afeti devran o işte” diye gösteriyorum. Masanın üstünde bir kitap, elinde bir sigara var. Geldiğimizi görünce “Merhaba” diyor. “Merhaba, kolay gelsin” diye oldukça kısa ve net bir cevap veriyorum. Normalde elimin ayağıma dolanması lazım.

Sigarasını söndürüyor, içeri geçiyoruz.

-Ben bir kitap bakıyordum, umarım sizde bulabilirim. (Acaba beni hatırladı mı?)

-(Yüzünde hastalara şifa tadında bir tebessüm) Tabi, bakayım hemen.

-Yapı Kredi Yayınlarından iki ciltlik Binbir Gece Masalları.

-Bizde yok maalesef.

-Tedarikçilerinizi kontrol edebilir misiniz? O kitabı bulmak benim için çok önemli. Özellikle bunu istiyorum çünkü iki ciltlik versiyonu şamuaya basılmış. Çok kaliteli bir baskı, evladiyelik.

Gülümsüyor. “Ben tekrar bir bakayım o zaman” diyor.

Birkaç dakika önünde bekliyorum. Uzun zaman alacağı belli. Olmayan bir kitabı istemenin yalancı heyecanı var üstümde. “Siz ararken ben de kitaplara bakınayım” diyorum, “tabii, buyrun” diyor.

Gözlerimin önündekiler sadece renkler. O sırada okuyamadığımı fark ediyorum. Bilincim kapalı bir şekilde sadece ilgili görünmeye çalışıyorum. Yeğenim Azra’nın izlediği bir çizgi filmde “siz müziğe dokunamazsınız ama müzik size dokunur” diye bir replik geçtiğini anımsıyorum birden. Gerçekten de öyleymiş. O şaşkınlıkla kitabevinde çalan şarkıyı fark ediyorum. Parçanın adından emin değilim ama bir Ludovico Einaudi şarkısı olduğuna sol serçe parmağım üstüne bahse girebilirim. Yanıına yaklaşıyorum ve şarkının ona ait olup olmadığını soruyorum. Sadece fareyle bir diğer sekmeye tıklatıp “evet” diyor. Adeta yıkılıyorum! Nasıl yani sadece “Evet”! Oraya gelen kaç kişi Ludovico Einaudi’yi tanıyordu ve bir şarkıya vurulup onu sorgulamıştı çok merak ediyorum. Herhalde bu şarkı Burhan Çaçan’ın mı desem daha etkili olurdu.

Yaşadığım hayal kırıklığı sayesinde tekrar okuyabildiğimi hatırlıyorum. Kitaplara bakınırken Chuck Palahniuk’ın Gösteri Peygamberi’ni çıkarıp masaya yaklaşıyorum. “Bir gelişme var mı?” diye soruyorum, “Evet” diyor. “İkinci el kitap olmasının bir mahsuru var mı?” diyor, “Nadirkitap.com mu? Hayır” diyorum, “yeter ki istediğim kitaplar olsun”. “Aslında kitapları buldum” diyor ama diye ekliyor. Bulduğu kitaplar, benim istediğimin ciltlere bölünmüş hali. Ya da benim istediğim onların toplanmış hali, emin değilim ama orada ikinci el kitapla uğraşılmadığını biliyorum. Kendince bir jest yapmaya mı çalışıyor diye düşünmeden edemiyorum. Bulduğu kitaplar aşağı yukarı şu şekilde; 2,4,5 ve 7. ciltler sıfır, diğerleri de ikinci el. Yaklaşık 180 liralık bir liste çıkarıyor.

-Ben fiyatında değilim ama benim istediğim kitaplar ömürlük. Bunlar saman kağıda basılmış dayanıksız kitaplar. Biliyorum bayağı vaktinizi aldım ama ben bu kitapları okuduktan sonra yeğenim Azra’ya bırakabilmeliyim. Israrım o yüzden.

Gülümsüyor.

-Ben bu kitapları bulamazsam çok iyi bir cinayet planına ihtiyacım olacak. Sözünü ettiğim kitaplar stoklarda varken bir arkadaşım aldı ve  1-2 günlük tembellik yüzünden ne yazık ki ben alamadım. O kitapları ondan almak için iyi planlanmış bir cinayetten başka bir çözüm düşünemiyorum.

-Biraz şanssızmışsınız.

Gösteri Peygamberi’ni satın alıp birer kahve içiyoruz. Kahvemi alırken, tabağı onun üstüne bir takım çalışması olarak dökeyazıyoruz. Ben özür diliyorum, o kusurunu görmezden gelmem için ricada bulunuyor. Bir süre oturuyoruz ama akıllı olmayan telefonuna olan ilgisi dikkatimden kaçmıyor. Allahım, ya yavuklusu varsa? Bu güzelliği sadece benim fark etmiş olmam oldukça zayıf bir ihtimal. “Lanet olsun” diyorum kısık bir sesle. Yüzüm düşüyor. Kalkıyoruz…

Aklımdan bir türlü çıkmıyor. onu düşünmemeye çalışmak, onun kafamdaki yerini sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bir akşam tekrar gidesim tutuyor. Arkadaşım benimle. Gidiyoruz, kahvemizi sipariş ediyoruz ama  o, o tatlı tebessümle “Merhaba, hoş geldiniz” dedikten sonra ne diyeceğime karar veremeyip, “Merhaba, hoş bulduk, kolay gelsin…” diye selamlaşma cümlelerini sıraladığımı hatırlıyorum. Kitabevi maliki de hemen yanımızdaki masada iki misafiriyle oturuyor. Umarım yüzümdeki salak ifadeyi fark etmemiştir diye iç geçiriyorum. Kahve istiyoruz ve orta şekerli diye ekliyoruz. “Tabi” derken yüzündeki tebessüm göz kapaklarına o kadar güzel müdahale ediyor ki o güzelliği anlatmaya mecalim yok.

Biz kahvelerimizi yudumlarken işveren beyimizin misafirleri kalkıyor. Gönlümün mahbubesinin masasına, o içerideyken oturuyor ve o geldiği sırada ayakta bir şeyler laflıyorlar. Ama o ana kadar adamın gözleri üstümde. Fark etmemek elde değil. Konuşma sırasında kızı da oturtuyor karşısına. Birkaç cümlenin daha beli kırılıyor ve bana 3-4 defa bakıp gülümsüyor.

Arkadaşıma durumu sakin bir şekilde izah etmeye çalışıyorum, “Büyük ihtimalle şu deri ceketli, gözlüklü, şapkalı avanak sana yanık. Bakışlarından belli, sana kör kütük aşık bu.” diye söylenmemişse ben de bir şey bilmiyorum. Kızın bakışları da “hayır hocam sanmıyorum” dedikten sonraki gülüşlerden ibaretti.

Kızı son defa o gidişimde gördüm. Adamın öyle demiş olmasını ne kadar istediğimi anlatamam. Umarım bir sonraki görüşümde orta şekerli kahvemizi yudumlarken onun namına bildiğim tek şey Türkçe olmadığı için sevmediği adından gayrısı olur. Umarım birbirimizi tanırız ve başını omzuma yasladığında evrendeki tüm taşlar yerine oturur. Ve yine umarım ki hayallerimin kadınını bulmuşumdur.