Biraz daha acele etmezse geç kalacaktı. 10 dakika içinde metro istasyonuna yetişmeliydi eğer bu kez de geç kalırsa kesin kovulurdu. Zaten patronu olacak kadın, otorite ve güç gösterisi adına herkese ibret olabilecek bir kobay arayışındaydı. Bu kobaylık yarışında zirveye oynaması bir yana haftaya teslim etmesi gereken raporlara daha başlamamıştı bile. Bu işi de kaybederse hayata tekrar tutunması oldukça güç bir hal alacaktı. Evinin bulunduğu küçük ama şirin, kaldırımlarının çim bloklar ve minik ağaçlarla süslü olduğu ve her geçişinde ona küçükken yüzmeye gittikleri koyu hatırlatan bu huzur dolu sokağın köşesini dönüp belki de gezegenin en gri noktası olmaya aday devasa caddeye açıldı. İnsanları taşıyan ölüm makinelerinin ışıklar yeşile döner dönmez başlayan öfkeli seslerine kulaklarını kapattı. Aynı ışıklar keskin bir şekilde kırmızıya dönünce karşıdan karşıya geçmek için caddeye ayak bastı.

Hissettiği garip şey onu durmaya itti. Etrafına bakındı. Gördüğü manzara ona onlarca renk ve duyguyu aynı anda yaşatacak kadar fevkalâde bir tabloydu. Kendisi hariç yaşayan ve yaşamayan her şey durmuştu ve bu durum onu, yaşadığı onlarca duygu içinden merak duygusunun şehvetli kollarına sürükledi. Tıpkı kablolardan geçen elektrik akımının kesik kesik aydınlattığı bir ampul gibi zihninden sayısız soru, sürtünmesiz bir akışkanlıkla, olabildiğince hızlı bir şekilde belirip yok oluyordu. Bu duraksama sadece o an bulunduğu muhite özgü müydü yoksa tüm şehir ve hatta tüm Dünya ve evren için aynı soluksuzluk geçerli miydi?

Bu büyük soru işaretini buruşturup cebine koyduktan sonra durağanlığına son vermek istedi. Tekrardan etrafına bakındı. “Her şey hareketliyken dikkatle bakmak mümkün fakat dikkatli görmek imkansız” diye geçirdi içinden. Fotoğraflar için ‘anın dondurulması’ dendiğini anımsadı birden.

“Tıpkı bir fotoğrafın içinde olmak gibi ama çok, çok daha tuhaf hissettireni.”

Her şey olağan yani hareketli iken görmek güç fakat böyle dışarıdan bakmak gibi olağandışı bir konumdayken; ona ve çoğu insana olanca normal gelen tüm bu sirkülasyonun aslında nasıl bir kaos teşkil ettiğini fark etti. Yaşam denen bu muydu peki? Gezegenin en ‘bilinçli’ türünün varlığını sürdürebilmek için girdiği kesintisiz ve karmaşa kelimesine sözlük tanımı olabilecek derecedeki döngüsü. Cevaplandırması zor bir başka soru daha.

Üzerine biraz düşününce tıpkı aşık olmak gibi bir histi aslında. Sokağı dönerken, şirkete girerken, sinemaya giderken, konserde eğlenirken, sanat tarihi dersi alırken, bir barda yalnız başına içerken, bilirsiniz hani şu self servis kahve dükkanlarının birinden çıkarken, markette alışveriş yaparken… Bir kadın görürsünüz. Birkaç salise için tüm hayat durmuş gibidir. Her şey, ama her şey onun saçlarının mistik dansı ve gözlerinin denizinde kaybolmanızdan ibarettir. Ama bu sefer durum biraz daha farklıydı. Nitekim ortada mistik dansıyla büyülenilecek saçlar yada denizinde kaybolunacak gözler olmadığı gibi, bu duraksama neredeyse birkaç dakikayı bulmuştu.

Bu noktadan hareket etmeye karar verdi. Eğer bir insan dahi saliselik de olsa böyle bir etki bırakabiliyorsa, bu durağanlığa sebep olacak kadar büyük bir şey kendisini etkilemiş olmalıydı değil mi? Düşünmeye koyuldu. Basit zevk ve beğenileri olan alelade bir adamdı. Hayatı boyunca hiçbir şeyin odağı olmadığı gibi, göreli kalabalık olmayan masalarda dahi söyledikleri dinlenen biri bile olmayı becerememişti ki. Son zamanlarda türeyen kaybedenlerin edebiyatı denilen şeyleri bile “belki burada ben ve benim gibiler baş kahramanızdır” diyerek incelemiş ama bu mecrada da aşina olduğu hayal kırıklığı hissiyle karşılaşmış; sadece hafifçe başını eğerek, tokalaşmadan selam verip yoluna devam etmişti. Ona göre bu ‘sıradan’ hatta ‘vasat’ etiketi taşıyan hayatlar bile onun hayatının yanında oldukça kazanan tarafta görünüyordu. Hayır, onu bu denli etkileyebilecek herhangi bir şeyin onun başına gelme ihtimali yoktu; hiçbir zaman bu kadar şanslı olmamıştı.

Kendisini şehrin kedilerine benzetirdi. Onun gibi kedilerin de bu gezegen üzerinde yaşayabilecekleri doğal bir habitatları kalmamıştı, şehre mahkûmdular. Bu müebbet mahkûmiyet görülemez ve yok edilemez parmaklıklara sahipti, oysa hapishanelerdeki insanlar ne kadar da şanslıydılar! En azından kendilerini hapseden parmaklıkların soğuk çeliğini hissedebilir, beton duvarlarını görebilirlerdi; hatta kendilerini oraya koyan kişi ve sebepleri dahi bilebilirlerdi. Bir Tanrı varsa eğer bu yaşamı gerçekten böyle mi tasarlamıştı? Kim bu kadar zalim olabilirdi ki? İlk sevgilisi ile buluşmak için gittiği kahvecide beklerken karıştırdığı dergiden bir cümle geldi aklına: “Kendi yarattıklarını sonsuz bir cezaya mahkum edecek kadar… Kimse bu kadar uzun süre kin tutamaz, Tanrı bile.”

Hâlâ her şey hareketsizliğini koruyordu. Kaldırımın üzerinde donmuş insan güruhu içine karıştı, bu düşünmesini bir nebze de olsa engelleyebiliyordu. Tüm bu olanların bir rüya olabileceği gibi fantastik düşüncelere kapılmaya başlamıştı, gerçekten uzaklaştığını hissediyordu. Bir süre yanından geçmekte olduğu krem rengi yağmurluk giyen, yüksek topuklu ayakkabıları olan sarışın kadını inceledi. Sol elini caddeden vızır vızır geçen taksilerden birini durdurma ümidi ile kaldırmış diğer eliyle de insanlara çarpıp kahvesini dökmemek için göğsüne yapıştırmıştı. Havaya kaldırdığı elinde yüksek tirajlı gazetelerden biri vardı. “Komik” diye geçirdi içinden, “Gazete okuyan insanların soyunun tükendiğini düşünürdüm.” Genç kadının yüzünü incelemeye başladı, hemen hemen kendisiyle aynı yaşlarda görünüyordu. Oldukça spontane bir anda donakalmasına rağmen yüzünde masum bir güzellik mevcuttu. Kadının sağ elindeki kahveyi aldı ne de olsa pekâlâ bu bir rüya olabilirdi. Rüya olmama ihtimali ise çok daha korkunçtu. Her koşulda artık onun için mülkiyet haklarının pek de bir anlamı yoktu. Kahvenin sıcak yada soğuk olduğu konusunda bir karara varamıyordu, içmek için karton bardak ile dudaklarını buluşturduğunda şu ana kadar gözünden kaçmış olduğunu garipsediği bir şeyi fark etti. Kahve de diğer her şey gibi kendisinin aksine hareketsizdi.

İçini bir karanlık kaplıyordu. Hiçbir sokağa bağlanmayan hiçbir yerden gelmeyip hiçbir yere de gitmeyen bir cadde kadar mânasız hissetmeye başlamıştı. Oysa kendinden gelen kudretle kendi şehrinin merkezi olduğuna inanırdı hep.

Sesler duyuyordu. Yumuşak, şefkat dolu, yaşanan her şeyi ve tüm güzel anıları içinde barındıran tanıdık bir ses ismini haykırıyordu. O âna kadar her şeyiyle hareketsiz bu dünya çalkalanmaya başladı. Ses, tekrar ismini söyledi. Görebildiği en uzak noktadan, ufuktan başlayarak dünya, caddeler, araçlar, sokaklar ve hatta insanlar bozulmaya, yok olmaya başladılar. Sonsuz bir karanlık üzerine hücum ediyordu. Ses, son bir kez daha ona seslendi. Artık karanlık ayaklarının dibinden başlayarak vücudunu ele geçiriyordu. Acı hissetmemek ne garip şeydi. Son duyduğu şey tiz bir mekanik çığlığı anımsatıyordu, hiç bitmeyecekmiş gibi güçlü ve nefes almaksızın kesintisiz bir mekanik çığlık.