Ey belleğin yedi kırbaçlı boşluğu

Hangi arzu yatağında boğulursa boğulsun

Kapanan senin can evin oluyor

Ş. Erbaş

  kitabul-hiyel

Çoğumuz düş ile gerçek arasında kalın çizgiler çizeriz. Bu çizgiler kimi zaman bizim tedirginliğimizden doğar, kimi zaman kesinci tavrımızdan. Ancak unuttuğumuz bir şey vardır: Yaşam, hayallerin gerçeklikle beslenmiş bir görüntüsüdür. Hayalin sanılar evreninde sizi zincirleyip gerçeklikten kopardığını düşünürsünüz. Oysa hayaldir dünyayı var eden ve yaşamı gerçek kılan. İşte Kitab’ül Hiyel de tam da böyle bir ikiliği çerçeveliyor zihninizde. İhsan Oktay Anar’ın kitaplarını ilk kez okunduğunda karakter isimleri ve kitabın bütünlüklü dili oldukça ağdalıymış gibi geliyordu. Mesela Amat isimli kitabın giriş cümlesi şöyle:

’Peygamber efendimizin ve onun tebliğ ettiği kitaba iman edenlerin Mekkeli putperestlerden gördükleri eza ve cefa nedeniyle Medine’ye hicretlerinden 1080-1082 yıl, İsa Aleyhisselamdan ise 1670 yıl kadar sonra, Şevval ayının üçüncü gecesi, debdebesi ve cağcağasıyla yedi iklim dört bucağa nam salmış o Kostantiniye şehri gökyüzündeki karanlık bulutların altında yorgun bir dev gibi uyumaktaydı.’’

Anar bence sözcük seçimlerini gösteriş için değil, okurunu anlatı odasının içine buyur etmek kullanıyor. Yazarın anlatısı çoğu zaman bende bir masal hissiyatı uyandırıyor. Ama ne masallar gibi mutluluk vaadi veriyor size Anar, ne de yaşamın bunaltıcı atmosferini sunuyor. Kitab-ül Hiyel’i ilk okuduğumda dün, bugün ve yarın arasında sıkıştığımı hissetmiş, bugünün yaşamının geçmişin hayalinden doğduğunu, yarının bugünün hayalinden doğacağını zannetmiştim. Şimdi bir kez daha okuduğumda anladım ki zaman sadece düz bir çizgi değil. Bugünün hayallerinin her zaman yarının gerçekliği olmak zorunda olmadığını düşünüyorum. Eğer değişim yaratacak bir hayaliniz yoksa gerçeklikler dünyası hayallerimizi yutuyor. Daha kötüsü bizi hayalden uzaklaştırıp gerçekliğin içinde gerçeği hayal(-miş gibi) yaşamamız konusunda bizi ikna ediyor. Anar tam da bu noktada okuyucusuna şunu söylüyor:

‘’ Yafes Çelebi ise onun başını okşayarak, mucizelere inanması gerektiğini, çünkü mucizelerin gerçeklik duygusunun değil, gerçeğin bir parçası olduğunu anlatıyordu: Zaten gerçeğin kendisi bir mucizeydi. O her bakımdan şaşılacak, hayret edilecek ve hayran olunacak bir yaratıydı.’’

al-jazari_-_a_table_device

Kitapta ilk okuduğumda gözümden kaçan ancak ikinci okuduğumda daha iyi  kavrayabildiğim sıkı bir bürokrasi eleştirisi de mevcut. Aslında kademelenmiş bir  bürokrasinin (ki bu bürokrasinin tarihsel kökenleriyle birlikte var olmuştur) içinde kaybolan bazı fikirlerin de olduğunu ve toplumdaki yerleşik temellerin bazı yenilikleri kabul etmediğini ikinci okumamda daha net bir şekilde fark ettim. Yine İhsan Oktay Anar’ın kitaplarının ortak karakteri olan Uzun İhsan Efendi, Puslu Kıtalar Atlası kadar belirgin bir karakter olmasa da burada Hiyel Kalem Reisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Hiyel Kalem Reisi Uzun İhsan Efendi bürokratik yolları tıkayan bir karakter. Aslında bu da bürokrasinin sadece günümüzde yükselen bir problem olmadığı, bürokrasinin kırtasiyecilik ve yavaşlatıcı bir mekanizma olduğu gerçeği tarihsel temellere dayanmaktadır. Bence tüm olguların tarihsel toplumsal kökenlerinin araştırılması eleştirel bir okur için kaçınılmaz bir boyuttur.

kitab-ul-hiyel1

Hiyel ve hayal birbirinden kopmaz, kopamaz; aralarında karşıt ancak zorunlu bir ilişki vardır. Hiyel kitabın tanımlarıyla ‘’Frenklerin mekanik diye adlandırdıkları ilim’’ ya da ‘’emirlere asla karşı gelmeyecek sadık köleleri, yani makineleri yaratma sanatıydı”. Aslında bizler hayallerimizin tutsağı değil de efendisi olsak, dünyayı yeni baştan inşa edecek potansiyele sahip olduğumuz gerçeğini yadsıyoruz. Kaçımız dünyayı veya en azından kendi dünyamızı yeni baştan yaratacak düşlerle uykuya dalıyoruz? Hapsolmuş zihinlerimizle aslında hepimiz kendimizin tutsağı değil miyiz? Kişinin benliğiyle mi yoksa bedeniyle mi var olur? Tam bu noktada Calûd’un hayal ve hiyelinin aslında nefsi ile nasıl bir ilişiği olduğunu anlamamız gerekiyor. Calûd bir hiyelkâr olmasının ötesinde kendi hayallerini nefsinin nesnesi olarak anlayıp kendi sonunu getirmedi mi? Bugün baktığımızda tarih hayal kuranlarla onların kurdukları hayallere inananların tarihi değil midir? Hayaline inanmadığı bir insanın peşinden kimse gitmez ve şüphesiz ki hayaller insana içkindir. Peki yukarıda alıntısını yaptığım ağdalı cümleler de yazarın okuru üzerinde kurmaya çalıştığı dilsel bir hegemonya olabilir mi? Hayal kuran ve hayal dünyasını diğerlerinin gerçekliği yapan insanın benliğinden söz edilebilir mi? ‘’Dünyanın bir parçası olmak, bedenin değil benliğin ölümü olmalıydı. Ne yazık ki o, Dünya’yı bir kuvvetler toplamı olarak gördüğü için meselenin püf noktasını anlayamazdı.’’ Anlaşıldığına   göre   benlik-insan   ve   beden-dünya   kavramları   birbirlerine yaklaştırılarak kullanılmış durumda. Ben yaşamı o kadar düalist görmemekle beraber ünlü senarist ve yönetmen Onur Ünlü’nün İtirazım Var fimindeki şu replikleri benimsiyorum:

‘’Aklını kaybedince korkularından da kurtulursun. Çünkü sadece korkaklar kendi akıllarına güvenirler ve bütün korkaklar hakikatin esiridir. Oysa hakikat akılla ya da başka bir şeyle kavranılmaz. Hakikatin ancak parçası olunur.’’

Calûd karakterinin hayalinin nefsi üzerinden şekillenmesinin sonunda ölümü de aslında kendi bildiğini okuması ve hakikati kendi lehine çevirmeye çalışması (ki hakikat böylesi bir tutumu kabul etmeyecektir) sonucunda olmaktadır. Yâfes Çelebi, Calûd ve Üzeyir Bey’in yaptıkları icatlar aslında bu hakikati kavrama potansiyelini oluşturuyor. Dünyayı bir ‘’kuvvetler toplamı’’ olarak gören bu düşünüş kimi zaman sapmalar gösterebileceği gibi kimi zamanda bu ‘’kuvvetler toplamı’’ olan hakikati kavrarken benliklerinden  sıyrılmaktadır.

my_imagination_running_wild_by_aka_chan57-d5edkgq

Kitabın tamamında görülen eski sözcük kalabalığı, kitabın sonunda da olsa anlamlı bir hale geliyor. Belki de o ana kadar kullanılan, anlaması güç sözcüklerin neden kullanıldığını kitabın sonunda gördüm ve temelde bir nüans olduğunu kitabın sonunda anladım. ‘’Noktasız’’ ha ile yazılan (ح) tahayyül, becerikli olmak, maharetli olmak, hiyle ilmiyle uğraşmak, hiyelkâr gibi anlama gelirken; ‘’noktalı hı’’(خ) ise hayal etmek, imgelemek anlamına geliyordu. Hem hiyelkâr, hem hayalkâr tahayyül ediyordu. Hiyelkâr doğaya hükmetmeye çalışırken, hayalkâr bütün dünyayı gözündeki o hayalle görüyor. Hayalin büyüklüğü işte burada anladım. İnsan zihni öylesine bir şey ki, hem gözlerini kapayıp tüm evreni hayal edebileceğin hem doğaya hükmedecek nitelikte hiyleler yapmamıza olanak veren bir yapısı var. Zihnimizin peşinden koşmamız gerektiği kadar, hangi yöntemle ne için koşacağımızı bilmemiz de önemli. Zihnimizin bizim bedenimizden daha hızlı çalışan bir yapısı var. Bedenen bir  yer değişikliğine gerek olmadan da zihnen kâinatı düşleyebiliriz. İşte insanın doğanın içindeki konumunu oluşturan temel de buradadır. Yaşam bir seçimler bütünüdür. Seçimlerimiz bizim yaşantılarımızı ve sonumuzu belirler. Son olarak realizme karşı, yeni bir ‘’düşçülük’’ kodlarını yerleştirmeye çalışan bu eser, ilk okuduğumda bir büyü hissiyatı yaratırken ikinci okuduğumda sosyolojik tahliller yapmama vesile oldu. Gündelik hayatımızın içinde ‘’noktalı’’ tahayyüle fırsatımız kalmadığını, fiktif yaşamlarımızın içinde dolaşımda olan imgeler  üzerine  de  düşünmemiz  gerektiğini,  hükmeden  olmaya  değil  hakikati kavramaya çalışan bireyler olmamız gerektiği çıkarımını yaptım. Kanımca bunu yapmak için gerekli olan tek şey düşünmek ve hatta düşlemek. Okuyunuz efenim ! 🙂