Her şey bir rüyadan uyanmakla başlar aslında. Hayat hakkında düşünen; insan hakkında, kendi benliği hakkında bilinmeyenlerin olduğunu fark eden her birey tatmıştır bu kaosu. Yaya ve araç trafiğinin asla durmadığı bir caddede tam da karşıdan karşıya geçerken, yaya geçidinin ortasında donup kalmak gibidir biraz. Hem farkında olmanın verdiği garip his hem de kendiniz haricindeki diğer her şeyin hareketliliğinin korkunçluğu.

Bu benlik sorguları felsefi bir yolculuktur aslında. “Ben kimim?” ile başlayan sorgular en nihayetinde “Geldiğimiz nokta nedir ve buraya nereden, nasıl geldik?” sorunsalına ulaşır. Bu konuda -eğer maddesel olarak yada türsel bir bakış açısı sergilersek- birden farklı ve bazıları oldukça çekici görünen fikirler var. Ama benim bu sohbetteki meselem bu değil maalesef. Ben daha bireysel ve toplumsal psikoloji üzerinden çıkarımlar yapmaya çalışıp alabildiğine öznel görüşlerimi kendim ile tartışıp bunları okumanıza müsaade etmeyi düşünüyorum.

tumblr_mk2ipzi9X61r44erwo1_400_large

İlk insan dediğimiz varlık acaba bizim bildiğimiz manadaki “insan” mıdır, “insan” tanımı neye göre yapılıyor, “ilk insan budur” diyebileceğimiz bir nokta var mıdır bu dünya döngüsünde gerçekten kararsızım. O yüzden farz-ı misaller üzerinden bir deney alanı açıp burayı gözlemlemek niyetindeyim.

Farz edelim ki milyarlarca yıllık dünyada, bundan binlerce yıl önce bize göre oldukça ilkel de olsa duygu ve düşüncelerini bizim gibi şekillendirebilen bir varlık düşünelim. Bu varlığa “ilk insan” diyelim. Bu ilk insanın toplumsu ama kabile bile diyemeyeceğimiz ufak bir toplulukta yaşadığını düşünelim. Bu topluluktaki varlıklara da “insan” dememizde sakınca görmüyorum bu varsayımlar çerçevesinde. Bu toplulukta kadınlı-erkekli, yaşlılı-gençli onlarca insan olduğunu da varsayalım; ama, ilk insan dediğimiz bireyden yaşça büyük olanların ilk insanın ilk olmasını etkileyecek faktörler olduğunu gözardı edelim. Diyorum ya, farazi konuşuyoruz.

Şartların olgunlaşması sürecinde ilk insanımız kendini tanımaya başladı, bir kişilik bilinci oturdu diyelim. İlla ki aklından geçmiştir bir gece yıldızlara bakarken “Bu gizemli yer, benim küçük dünyamdan ibaret olamaz” diye. Temelimiz burada başlıyor işte; süperegonun [I], id [II] ve egoya [III] üstün geldiği anın fark edildiği an. İnsan -hatta belki de insanlık- için en kıymetli olgunun “ilk insan” tarafından keşfedilme anı.

Tamamıyla muamma olan ve sadece herkese göre farklılık gösterecek kanaatler getirmek dışında hiçbir şey yapamayacağımız bu “düşünce tahmini oyunu” benim için şöyle bir noktaya geldi. Düşünmek yada doğru ifadesiyle düşünebilmek insanı birey olarak mutsuzluğa, toplumsal olarak farkındalığa iter. Peki ilk insan toplum olgusunun farkında mıydı? Yada mutluluk/mutsuzluk kriterleri nelerdi ki? Benim mutsuz olacağım şartlar bir başkasını mutlu edebildiği gibi benim mutsuzluk dediğim durumlar ve tanımlamalar acaba ilk insanımız için de geçerli miydi yoksa biz gerçekten de farklı şartların oluşturduğu algı yelpazesinin iki ucu kadar farklı ve uzak mıydık?

Soruların, başka sorular doğurduğu bir paradokslar [IV] cehenneminde bir o yana bir bu yana koşuşturmak gibi bir düşünce silsilesi bunlar şahsım adına. Hem korkunç hem cezbedici yanları oldukça fazla, çokça bilinmezlikle dolu.

Şimdi biraz açıklığa kavuşturayım. Bu toplulukta bizim gibi düşünce ve duygularını şekillendirebilen, yani süperego sahibi olan tek bireye “ilk insan” dedik. Bu sebeple bizim insan diye nitelediğimiz, topluluğun diğer elemanlarını, ilk insanımızı “insan” yapan özelliklere sahip olmadıkları için; ilk insanımızın bu durumu fark ettiğini ve “farklılığının” getirdiği idrak ile onları sınıflandırdığını düşünelim. Onlara tanımlayıcı bir isim vermemiz gerek ki daha fazla kavram kargaşasına mahal vermeyeyim. Topluluğun diğer elemanlarına bir bütün olarak homunculus [V] diyelim.

Şimdi bu kadar şey zikredip aklın nehrine taşlar atıp çamur karıştırdıktan sonra olabildiğine hızlı bir şekilde beni bu cümleleri yazmaya iten noktaya götüreyim sizi.

İlk insanımız, düşünmeye başladığı ilk andan beri ürettiği her şeyin bir “fikir” olduğunu idrak etti. Ve biliyoruz ki dünyada ne kadar zaman geçse de değişmeyen bazı kanunlar var. Etkilerin, tepkiler doğurması gibi; fikirler de tezler de anti-tezleri oluşturur. Ortada şöyle bir sıkıntı var yalnız. Fikrin zıddını oluşturabilecek bir başka “akıl” yokken ve zıtlık-karşıtlık olmadığı sürece -yani ortada tek bir kanaat ve dolayısıyla tek bir doğru varken- düşünsel gelişimin ve ilerlemenin olmayacağını bizler biliyorken; ilk insanımız fikriyat dünyasında yalnız mı kaldı? Yoksa evren var olduğundan bu yana zıtlık ve çatışma kaçınılmaz mıydı? Fikriyat insanın sahip olduğu en önemli silah ise, silaha sahip olan yegane kişi öylece hükmünü mü sürdü?

Hayatı var eden, bilinçtir.” der bazı düşünürler. Bunu eksen kabul ederek devam edelim. Fikirlerin yaşamanın tek olanağı olduğu bir zeminde, fikirlerin her şeyin başladığı ve bittiği noktada bir kesik olduğunun bilinciyle, fikirlerin “düşmanlar” ve dostlar yarattığını hatırlayarak; benimle aynı çıkmaz düşünce noktasında buluşun.

Her insan, kendi bilinci nezdinde ilk insan ise…

Her insan benliğini fark ettiğinde, “koca varlıkta küçük bir dünyası olduğunu” idrak ediyorsa…

Her insan kendini tanımaya başladığı yani süperegosuna kontrol yetkisi verdiği anda an be an ilerlediğinin ve her geçmiş zaman eki barındıran cümlenin aslında geri kalmış, yarım kişiliklere ait olduğunu düşünüyorsa; yani, aslında her ardında bıraktığı an aslında bir homunculus olduğunu düşünüyorsa…

Her insan bu homunculusların içindeki “ilk insan” ise bulunduğu an için…

Tek bir soruyu sormak gerekir. İlk insan, bireyin mevcut hali ise; ilk düşman kimdir?

bkz. I, II ve III: https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0…_s%C3%BCperego

bkz. IV: https://tr.wikipedia.org/wiki/Paradoks

bkz. V: “Goethe’nin, Faust’ta, insani şahsiyet timsali olan Faust karşısında bir karikatür gibi yarattığı hislerinden tecrit edilmiş (makine) adamdır. ” (Ekşisözlük)

Ayrıca

“sentetik” biçimde “yaratılmış” muhayyel, kurgusal bir icat; “insan”. homunculos, homuncolos, homungolos biçimlerinde de karşılaşılır metinlerde. homunculus ve onun gibiler “hayat”ın çocuğudur, insan ise ölümün. aslında bir “ölü” olduğu için bütün nazarı hayata dönüktür homunculus’un. gerçekten yaşıyor olsaydı nazarı ölüme (ölümlülüğe) dönük olacaktı.

homunculus gören, işiten, düşünen, tadan, kalbi kan pompalamaya devam eden manen ölmüşlerin manidar bir sembolü olarak değerlendirilebilir kuşkusuz. kifayetsizliğine aldırmayan ihtirasları ardında “hayat”ın peşinde koşan ve “var olma”nın büyüsüyle yaratılışı ve ölümlülüğü ıskalayan canlı cenazelerin.

aslolan “var olmak” değil, yaratılıştır diyenlere dudak büken, gösterme meraklısı, kendi kendisini homunculus paradoksuna itmişlerin; kendi kendisini bu çıkmaza sokmuşların:

“kendi kendine bir masal uydurmuştu; ona inanıyor, hayatın efendisi olmak istiyordu. onun için ölümün sofrası oluyordu.”

yukarıda mezkur alıntıda olduğu gibi ahmet hamdi tanpınar’ın, frankenstein’a kısmen benzer bu ucube üzerinden insanın “var olmak” tecrübesine dair söyledikleri oldukça etkileyicidir:

“…büyük nehirden ayrıldıktan sonra, ilk rastgeldiği çukuru dolduran bir su gibiydi. orada her türlü ârızanın, başta kendisi olmak arzusunun kurbanı olacaktı. insanoğlunun ıstırabı kadar tabiî ne vardı! şuurla var olmayı, gerçekten var olmayı ödüyordu. fakat insanoğlu bununla kalmıyor, bu büyük, değişmez zaruretin yanında kendi de yeni baştan talihler icat ediyordu. yaşıyorum diye başka ölümler yaratıyordu. hakikatte bunlar hep o varlık vehminin çocuklarıydı. çünkü hakikî ölüm ıstırap değildi, kurtuluştu; hepsini hepsini bırakıyorum, sonsuzluğa karışıyorum. aklın bittiği yerde parlayan büyük incinin kendisi oldum; ondan bir zerre değil, kendisi. aklın serhaddinde hiçbir aydınlığın gölgelemediği yerde kendi içinden aydınlık, pırıl pırıl tutuşan büyük su nergisiyim. fakat hayır, o bunu diyeceği yerde, ‘mademki düşünüyorum. o halde varım, mademki duyuyorum, o halde varım, mademki harp ediyorum, o halde varım, mademki ıstırap çekiyorum, o halde varım! sefilim varım, budalayım varım! varım, varım!’ diyordu.” (Ekşisözlük)