İkarus Başarsa

Please log in or register to like posts.
News

 

Boşver koşsun tüm harap insanlar,
Zaman durur, güneş söner, yürekten gelirse…

***

 

Kızılay’da, Eryaman’a giden otobüslerin kalktığı durakların birinde dershaneden çıkan ve sonbaharın ilk günlerine inat ellerinde dondurma olan iki genç bekliyorlar. Onur ve Sude. Önce okula sonra dershaneye gittiler buradan da eve gidip yarım yamalak bir yemek yiyecekler daha sonra da ya zorla ya da isteyerek ders çalışmaya yollanacaklar. Canları kitap okumak ya da televizyon izlemek isteyecek ama olmayacak, izin alamayacaklar. Çünkü önlerinde çalışmaları gereken bir sınav var, çünkü birbirlerini ezerek geçmeleri gerekiyor, çünkü ne istediğin değil neyi başardığın önemli.

 Otobüsler gelip geçiyor ama hiçbiri Eryaman’a gitmiyor. Sude çok sessiz. Dünya hakkında her şeyi biliyormuş da susuyormuş gibi bir hali var. İki ay önce geldiği bu şehre bile merakla bakmıyor. Onursa bir otobüs bekleme süresinde onu etkilemek istiyor; kendi kendine bir meydan okuma aslında bu. Kız yabancı biri ve Onur tüm karasal iklim yerlileri gibi başka baharların kokularını çok merak ediyor. Başarırsa kendi hanesine bir artı ekleyecek zihninde.

 Önce kulaklığının birini uzatıyor ekmeğini paylaşır gibi. Kız memnuniyetle kabul ediyor bu teklifi. Belli ki bazı duvarların müzikle yıkılabileceğini düşünüyor o da. Müziğe kafasıyla eşlik ederken çocuğun üst üste binmiş ön dişlerine bakıyor. Gülüşüne yakışır herhalde diye düşünüyor. Keşke gülse bi’ kere…

 Birinin bir konu açması gerek. Küçükler daha, sessizlik korkutuyor onları en az yalnızlık kadar. Kafalarının içindeki şeylerin yankısı ürkütüyor belki de onları, alışkın değiller daha. Bir konu açılmalı. Birinden biri yapmalı bunu. Üstelik dondurmalarını da yediler çoktan. Ama ikisi de ortak  noktalarını bilmiyorlar, yanlış bir şey söylememek için geri duruyorlar.

 Derken önlerinden kırmızı ve krem rengi renklerde eski tip bir otobüs geçiyor. “Aa, eski Türk filmlerindekilerden…” diyor Sude. İstemsizce. Sonra pişman oluyor. Onur mutlu bu durumdan. Çünkü konuşacak. “Eskiden bunlar da gidiyordu Eryaman’a ama yenileri gelince sayıları azaldı. Sonra bir arkadaşını tanıştırır gibi söylüyor otobülerin adını. İkaruslar…”

 “Neden? Babalarına karşı mı gelmiş onlar da?”

 Anlamıyor Onur, büyük bir sırrı bilmesi gerekiyormuş da bilmiyormuş gibi utanarak soruyor. “Nası’ yani?”

 Hüzünle karışık gülüyor öbürü. Aklına eski günler gelmiş gibi gülüyor gözleri. “Ben yüzyıllardır aynı masalların anlatıldığı bir yerden geliyorum. Onlardan biri geldi de aklıma. Hani şu atla girilip işgal edilen yer…”

 Kızın suratına dikkatle ama bu dikkatin fark edilmesinden korkarak bakıyor Onur. Çocukluğunun nasıl olduğunu merak ediyor. Kaç yaşında başladı okula? En sevdiği oyun neydi? Annesini mi seviyordu en çok babasını mı? Belki de uymadan önce seyrettiği belgeseldeki  o Hintlilerin dediği gibi reenkarnasyon varsa  eskiden bir tanrıçaydı kesin diye düşünüyor, güzellik tanrıçası hangisiyse o… Güzelliğin can yakıcı olduğu söylemişti şair, hayret o hiç yanacak gibi hissetmiyor kendini. Kızın dudaklarının hareketi kaybolunca konuşmak zorunda hissediyor kendini.

 “Truva, biliyorum ama hala anlamadım babasına karşı gelen otobüsleri…”

 Kız gülüyor. Skor. Aferin sana Onur.

 “Belki de birlikte çözebiliriz bunu, ben hikayeyi biliyorum sen de otobüsleri. Var mısın?” diyor çizgi film sesiyle.

 Çocuk gülüyor. Bir skor daha. Aferin sana Sude. Kahretsin, Onur’un dişleri gerçekten ne yakışıyor gülüşüne. Sude kalbinden atışlar armağan ediyor ona. Çaktırmamak için kendine gelip ciddileşiyor. Yanağının içini ısırıp anlatmaya başlıyor.

 “Dinle. Kahramanımızın adı İkarus. Truva’nın biraz ötesinde Girit’te yaşıyor. İyi aile çocuğu, babası mimar falan. Zeki biri. Bir gün kralları babasından bir labirent yapmasını istiyor. Bir ceza için…”

 “Labirent mi? İlginçmiş. Peki, çözünce kurtuluyor mu hapsedilenler?”

 Konuyla Onur’un ilgisini çektiği için  mutlu. Omuzlarını silkiyor şımarık şımarık. “Dur geliyoruz oraya, az kaldı.”

 “Her şeyden aşktan denir ya hani. Bu öyküde de öyle.” Uzaklara dalıyor, otobüsün geleceği yola bakıyor uzun uzun. Sonra devam ediyor. “Krala her yıl yedi kız ve yedi erkek verilirmiş, kurban edilirmiş eskiden; buna zamanla karşı çıkanlar olmuş, bunlardan biri de Thesus. Kimsenin ölmesini istememiş halkından. Kralın kızı Ariadne’yi deliler gibi seven Thesus, krala karşı çıktığı ve insanları ona kurban etmediği için hapsedilmiş labirente.”

 “Ariadne dayanamamış sevdiğinin hapsedilmesine. Ona bir yumak büyülü ip vermiş gizlice. İşe yaramaz gibi görünse de Thesus bu ipi kullanarak kurtulmuş oradan. Ariadne’yi de alıp kaçmışlar sonra. Babasının ne kadar sinirlendiğini tahmin edersin. Ama kızına da toz kondurmamış; suçun Ariadne’de olduğu herkesçe bilinse de o, İkarus’u ve babasını suçlamış. Ve onları kendi yaptıkları labirente hapsetmiş.”

 Binmeleri gereken otobüs geliyor. Mavi renkli. Birkaç dakikalığına durup sıraya giriyor, kartı okutup otobüse biniyorlar. Ortalarda bir yerde yan yana duruyorlar.

 “Haydi devam et.” diyor Onur hevesli hevesli.

 “Nerede kalmıştım?”

 “Labirent. İkarus ve babası labirentte hapisti.”

 “Evet evet, sonradan babasının aklına bir fikir geliyor. Kendisi ve oğlu için kanatlar yapıyor. Bal mumu ile bağlıyor bunu bedenlerine. Ayrı ayrı uçacakları için de uyarıyor İkarus’u. ‘Ne çok alçaktan ne de çok  yüksekten uç. Ne denize düş ne de Güneş’te yan ve en önemlisi Güneş’e aldanma; dikkatli ol. Güneş en tehlikeli şey bizim için. Kanatlarının kopmasına izin verme’ diye.”

 Otobüs ani bir frenle sarsılıyor. Sude’nin kelimeleri bölünüyor.

 “Ee?”

“Tamam.” diyor İkarus babasına ama tutamıyor sözünü. Güneş’e doğru uçuyor, aşık oluyor ona; gözlerini kör etmesine, kanatlarının eriyip yok olmasına aldırış etmiyor. Tek derdi ona ulaşmak için çabalamak oluyor. Ama bunu da yapamıyor. Çaresizce kanat çırpabiliyor sadece. Elinden başka bir şey gelmiyor çünkü. En sonunda kanatları düşüyor ve o da denizi boyluyor. Sizin İkaruslarınızı bilemem ama bizimkinin öyküsü bu.”

 “Bizimki de yokuşları, virajları hızlı gitmek istiyor ama başaramıyor. Ben eski oldukları için böyleler sanıyordum ama meğer Güneş’e gitmek isteyip başaramıyorlarmış bir türlü. Tüh.”

 “Ya dalga geçme!” diye minik bir isyan ediyor ama gülmekten de kendini alamıyor Sude.

 Zeki adamlara özgü o sesle konuşuyor Onur. “Şaka bir yana İkarus’un babası yapmamış mıydı bu labirenti?”

 “Evet, o yapmıştı.”

 “O halde nasıl çözüleceğini bilmesi gerekmez miydi?”

 Sude önce şaşırıp duralıyor. Şah ve mat çünkü. Çok bariz. Böyle bir şey beklemiyordu. Etkilendiğini belli etmemek için elinden geleni yaparak “Ha kanatlara, bal mumlarına, yedi erkek yedi kadın kurbana şaşırmadın bu mu çekti dikkatini Onur?” diyor gülerek.

 “Yok canım, sordum öylesine.” diyor ama kazananın kendisi olduğunun da farkında.

 Baktıkları otobüs camından gün batıyor.  Gün gülümsüyor adeta. Onlarsa hayatın kendileri için ne hazırladıklarından habersiz, ayaküstü edilen muhabbetlerin, flörtlerin değerini, tadını çok sonradan fark edecek olmanın rahatlığıyla gülümsüyorlar birbirlerine. Zamansa belki de sadece o an için, onlar için duruyor.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

code

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.