Her sabah olduğu gibi uyanmanın nasıl bir his olduğunun merakı ile gözlerini açtı. Ve yine her sabah olduğu gibi yeni uyanan insanları gözünün önüne getirmeye çalıştı, onların her ne kadar birbirlerinden farklı olsa da belli bir uyanma ritüelleri mevcuttu. Gözlemleyebildiği kadarı ile –ki gözlem yeteneğinin ne kadar muazzam olduğundan bahsedebilmek için kâfi gelen bedâyi bir sıfat henüz mevcut değildi– bunların en genel geçer olanı şu şekilde gerçekleşiyordu. Oldukça ufak olan ve görece çirkin gözlerini hafifçe yumarak, sadece kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla sıralamaya başladı.

Uyanıyorsun

Tenindeki ve bilhassa ağzındaki, boğazındaki o kusturan acı tadıyla

Bilinç dediğin makinenin dişlilerinin ısınmasını bekliyorsun

Huysuzluk emaresi taşıyan ağır hareketlerle en yakınındaki saate uzanıyorsun

Kendine telkin ettiği üzere öğrendiği bu aşamaları taklit etmeye başladı. Ufak ve çirkin gözlerini tekrardan açtı bu mavi-yeşil gezegenin en renksiz odasına. İkinci adım her zaman için biraz daha yapmacık gelmişti ona; çünkü O’nun ağzı kuruyamazdı, hoş kurusa dahi ne fayda? O tat almaktan da muaf hatta yoksundu, tıpkı uyuyamadığı gibi. Her ne olursa olsun, bunu düşünmeye gerek yoktu, ufak bir yalanın hem de kendisine söylediği ufacık bir yalanın ne zararı olabilirdi ki? Takınabildiği en kötü yüz ifadesini takındı ve zihninin çalışıp kendine gelmesine yardımcı olmak isteyen insanlar gibi çelimsiz ve biçimsiz kollarını iki yana açarak gerindi.

İnsanların saat dedikleri ve zamanı ölçtüğüne inandıkları aygıta uzandı isteksizce. “Ne komik bir düşünce” diye geçirdi içinden. Adeta sessiz bir kaos evreninin ahkemu’l-hâkimin kavramı olan zamanı, bu birbirini ardı sıra kovalayan ama hiç kavuşamayacakmış izlenimi veren birkaç kolu oynatan aciz bir makinenin ölçebileceğini düşünmek nasıl zifiri bir cehaletti! Şimdi ismini hatırlayamadığı bir filmden ufak bir sahne geldi gözlerinin önüne: Diğerlerine göre oldukça bilge duran bir insan, diğerinin zamana dair bu cehaletine su serpiyordu. Bu zavallı, aciz kadın da insanların çoğu gibi zamanın, saatlerle ölçüldüğü iddiasında bulunuyordu; fakat bilgeliğin nehrinden nasibini almış olan adamın ağzından şu cümleler döküldü: “Hayır! Saatler zamanı ölçemez; saatlerin referansı, yine bir başka saattir.”

Tekrardan hezimete uğramıştı. Yine yapmıştı bunu. “Bunları düşünmemelisin ahmak yaratık!”, diye bağırdı muhatabı kendi bir şekilde. Devam etti peşi sıra kendini azarlamaya, “İnsanlar saatlere bakarken bunları düşünmez, o zaman sen de düşünmemelisin!”

Kara bazalt taşlardan yapılmış, pek geniş bir tahtı andıran, biraz da yüksekçe olan yatağından kalkmak için doğruldu. Ellerini bu zift karası taş yığının üzerine itina ile oyulmuş silüetler içinde gezdirip ayağa kalktı. Aslında bu oymalar eksik bir hikâyeydi, tek bir kişinin etrafında dönen pek de görkemli olmayan yavan bir hikâye.

“Niye olayların arasında eksiklikler vardı?”

“Kimin tatsız hikâyesiydi bu?”

“O’nun hikâyesi olabilir miydi ki? Neden olmasındı ki?”

“Hikâyenin ‘kahramanı’ önemliydi önemli olmasına ama anlatanı, yaratanı daha büyük bir muammaydı. Sahi kimdi bu hikâyenin kalemi, hatta bu durumda çivisi?”

Her sabah olduğu gibi, bu sabah da aynı cevapsızlık halinde ortak bu mükerrer soruları sıraladı art arda.

Her sabah olduğu gibi, aynanın karşısına geçme vakti gelmişti. Bu aynaya karşı tanımlayamadığı bir ilgi duyuyordu. Oldukça büyük, heybetli, pirinçten kaplaması yıpranmış, epey eski bir aynaydı bu. Aynanın üst kısmında, pirinç kaplamasına dâhil ustaca bezenmiş kabartmalar vardı. Gözleri bu kabartmalarla her buluştuğunda, mühürlü dudaklarında tebessüme benzer bir hareketlenme hâsıl oluyordu. Sol tarafında kamer, sağ tarafında burçları yıpranmış bir kale. Bu ikisinin arasında fakat biraz daha yükseklerinde, bir düşünürün O’na çok içten gelen bir sözü: Güneşin altında yeni olan hiçbir şey yoktur…

Bu söz ona iletişim kurabildiği, O’nu anlayabildiğini düşündüğü yegâne insanı hatırlatıyordu. Baba’yı… Ne olursunuz O’nu yargılamayın! Evet, diğer insanlarınkinden farklı da olsa O’nun da ‘baba’ diyebileceği biri vardı. Her gün olduğu gibi Baba’nın yanına gitmeliydi.

Zavallı mahlûk! Baba, O’nun gözünde kudretin vücut bulmuş hali, erdem timsali, bilginin ve bilmenin en tepe noktasında ikamet eden, tevazu göstermede eli açık bir kimse. Oysa gerçek öyle mi? Evet, Baba zeki ve bir bakıma erk ve kudret sahibi. Ama O’nun, Baba’yı bu kadar yüceltmesinin temelinde Baba olması var. Yani O’nun yegâne yaratıcısı ve tabiri caiz ise efendisi olması. Oysa gerçek biraz farklı; pek tabii O, bu gerçeği göremiyor.

Baba, ilminde usta olmasına rağmen, bazen yaptığı şeylerden beklediği sonuçları alamıyor. Tıpkı o zaman olduğu gibi… Biraz farklı bir açıdan yaklaşarak diyebiliriz ki: Âb-ı hayat peşinde koşarken, muhayyel bir şey ile karşılaşmıştı. Berhayat bir varlık ile. Fevka’l-beşer fakat hayata karşı abd-i memluk sınırından öteye geçemeyen bir varlık ile. O’nunla karşılaşmıştı.

Aynadaki zahirine dalmıştı, ne garip şeydi ‘ben’ dediğini basit bir alet olmadan görememesi. Sağ elini çarpık vücudu üzerinde gezdirdi, göğsünün sol tarafı ile omzu arasındaki belli belirsiz işarete dokundu. “Acaba Baba’nın dediği gibi, gerçekten de hayatın tüm mana ve özeti bu sembolde mi gizli?” sorusu hızla zihninin dehlizlerinden gün yüzüne çıktı. Bu sinsi düşüncenin yarattığı tedirginlikten mi yoksa sadece bad-ı sabadan mı bilinmez, bir ürperti aldı içini.

Artık umursamıyordu. İçten içe bir sorun, bir sıkıntı olduğunun bilincindeydi. Ama ne yapabilirdi ki? Elinden gelen ne vardı? Zaten yapabileceği her şeyi yaptığına onay vermiyor muydu fetânet sahibi zihni?

“Olsun” diyordu, “mademki her gün uyuyamasam dahi uyuyabilmeyi, yiyemesem dahi yiyebilmeyi, hissedemesem dahi hissedebilmeyi istiyor ve taklit ediyorum; bundan da vazgeçmemeliyim!”

Aynanın hemen yanındaki masanın üstten ikinci çekmecesine uzandı, eline gelen hissedemediği fakat soğuk olduğunu bildiği metali kavradı. Tüm soğukkanlılığıyla ki düşününce O’nun için aksi mümkün dahi değildi, bu eski tabancayı çenesine yasladı. O an bu eski tabancanın belki de ‘arkadaş’ diyebileceği bu koca varlıktaki tek şey olduğunu düşündü, ne de olsa yüzlerce yıldır haşır neşirdi bu şeyle.

Bir anlığına, zihnindeki tüm karmaşa fehvâ kazanıp felâha ermiş gibi düşünmeyi kesti.

Tetiği çekti.

Çirkin gözleri tekrar açtığında, başarısızlığın verdiği ve tanış olduğu düşünceyi tattı tekrar. Sanki uçsuz bucaksız okyanusun üzerinde ve sağanak yağmurun altında, gök gürültüsünün senfonisinde kürekleri olmayan bir kayıkta gibi. Sanki güneşin yüzeyinde ısınmaya muhtaç bir soğukta donmak üzereymiş gibi. Bu durumdan hiç hoşlanmıyordu her ne kadar adını koyamasada.

Kafasını çevirip kara bazalt yatağının yanındaki saate dikti gözlerini. İlk bakışından bu yana sadece birkaç dakika geçmişti.

“Bir de hala zamanı ölçtüğünü düşünürler, gerçekten de ahmakça…”

Vücudundaki sayısız delik ve boşluğa bir yenisi daha eklenmişti. Artık ortalığı berbat edecek bir damla kanı dahi kalmamıştı. Bu durum onu ölememekten daha fazla rahatsız eden yegâne şeydi.

Doğruldu.

Baba’nın dediği gibi, yeterince çalışırsa belki bir gün ‘onlar’ gibi olabilirdi. Ve hatta kim bilir, belki nihayet ölebilirdi.